Anasayfa / 1.Manşet / Ünlü Halk Ozanı Neşet Ertaş’ın Yaşamı 1 – Cevat Kulaksız
nesetertas

Ünlü Halk Ozanı Neşet Ertaş’ın Yaşamı 1 – Cevat Kulaksız

Can Dündar’ın Garip Belgeseli’ni HMTV’de İzlemek İçin Tıklayın

NEŞET ERTAŞ (1938-2012)

Ünlü Halk Ozanı Neşet Ertaş 74 yaşında İzmir’de 25 Eylül 2012  günü yaşamını yitirdi. Cenazesi vasiyeti üzerine Kırşehir’de babasının yanına defnedilecek.

Bu nedenle Haziran 2012 de yayınlanan Halk Kültüründe Abdallar ve Bozlaklar kitabımdan aşağıya aldığım yazımı, Neşet Ertaş’ın yaşam öyküsünden bazı kesitleri ve yazının sonunda Abdallar Destanı ve Bozlaklar Destanı adlı iki şiirimi sizlerle paylaşmak istedim.

Sadece Kırşehir’lilerin değil, tüm Türkiye’deki Abdalların gururu olmuş, ünü yurt dışına taşmış, türkülerin, bozlakların ustası, Yaşar Kemal’in deyimi ile Bozkırın Tezenesi Neşet Ertaş, 1943 yılında Kırşehir’in Çiçekdağı İlçesinin Kırtıllar eski adı ile Abdallar köyünde yoksulluk içinde dünyaya gelmiş. Babası Muharrem Ertaş, “Neşet’ın Atatürk’ün öldüğü yıl doğdu” dediğine göre, Neşet Ertaş’ın doğum tarihi 1938 olmalı. O tarihlerde bütün köy çocukları doğduğu güne göre yazılmıyor, aradan yıllar geçtikten, okula, askere gidecek zamanı, resmi nikâh zamanı ancak nüfusa kayıt yaptırılabiliyordu. Demek ki 1938 de doğan Neşet Ertaş, belki de 1943 lerde nüfusa kayıt olmuş olmalı. Zaten kendi de, “doğum tarihimi kesin bilmiyorum, nüfusa da sonradan yazılmışım” demiştir.  Kendi el yazısı ile 1976 tarihindeki yanda görülen yazısında doğum tarihini 1943 olarak yazmış. Bu kitabın yazarı olan Cevat Kulaksız’ın doğum tarihi 01.03.1945 olarak yazıyorsa da, yakınları “bağlar kaynatılırken doğdun” demekteler. Bizim oralarda bağlar Eylül-Ekim-Kasım gibi Sonbahar aylarında kaynatılır. Gerçek doğumla nüfusa kayıt arasında yedi-sekiz aylık bir fark olmakta. Köylerde nüfusa kayıt aylar değil, yıllar sonra yazılabilir di ki o da askerlik, okul, nikâh gibi bir zaruret nedeni ile idi.

Köyünde yaşayan beş-on hane insanlar da, Neşet’n babası Muharrem Ertaş gibi düğünlerde “çalgı” çalarak geçimlerini sağlayan Abdallardır. Sonra hemen Kırşehir’in Yağmurluobası köyüne taşınmışlar. Zaten ömürleri tüm Abdallar gibi oradan oraya taşınmayla göçle geçmiş.

Neşet Ertaş Orta Anadolu bozkırlarının tam göbeğinde, “ay dost deyince yeri göğü inleten” gönül delisi bir babanın evladı olarak 1938’de Kırtıllar’da dünyaya gelir. İlk evliliğini Döne ile yapar ve bu evlilikten, Necati, Neşet, Ayşe, Nadiye ve Muhterem adında beş çocuğu olur. Kırtıllar nüfusunun tamamı Abdallardan ibaret olan bir aşiret köyüdür. Köyün çevrede “Abdallar” adıyla anılması da bundan olsa gerek. Daha altı yedi yaşlarında iken, kendisini yöre düğünlerinin aranılan sanatçı babası Muharrem Ertaş’ın sazı önünde oynarken bulan Neşet Ertaş, hayatını, bir nevi hayat destanı diyebilmeğimiz 1960’lı yıllarda yazdığı uzun bir şiirinde şöyle anlatır:

NEŞET ERTAŞ’IN ŞİİRLE YAŞAM ÖYKÜSÜ[1]

“Bin dokuz yüz otuz sekiz cihana

Kırşehir’in Kırtıllar köyünde geldin” dediler

Babama Muharrem, anama Döne

Dediysen atayı bildin dediler.

 

Dizinde sızıydı anamın derdi

Tokacı saz yaptı elime verdi

Yeni bitirmiştim üç ile dördü

Baban gibi sazcı oldun dediler.

O zaman babamdan öğrendim sazı

Engin gönül ile hakk’a niyazı

O yaşımda yaktı bir ahu gözlü

Mecnun gibi çölde kaldın dediler.

 

Zalim kader devranını dönderdi

Tuttu bizi Çiçekdağı’nın İbikli köyüne gönderdi

Parmağıma ziller taktı dönderdi

Oynadım meydanda köçek dediler.

 

Anam Döne İbikli köyünde ölünce

Beş tane öksüz yetim kalınca

Beşimiz de hep perişan olunca

Babamgile burdan göçek dediler.

 

Yürüdü göçümüz Çiçekdağı’nın Kesek köyüne doğru

Bu halı görenin yanıyo bağrı

Üç aylık çocuğun çekilmez kahrı

Bunlara bir ana bulun dediler.

Elimizinen Yozgat’ın Kırıksoku köyüne vardık

Bize ana yok mu diye sorduk

Adı arzu derler bir ana bulduk

İşte bu anadır buldun dediler.

 

Enküçük kardeşi kaybeyledik

Onun için gizlice ağladık

Üstelik babamı asker eyledik

Yine öksüz yetim kaldın dediler.

Zalim kader tekmilimizi şaşırttı

Habe verdi dalımıza deşirtti

Yardım etti Yerköy’üne göçürttü

Biraz da burda kalın dediler.

 

Yerköy’ünden Kırıkkale’ye geldik

Babam saz çalarken biz cümbüş çaldık

Kırşehir’e varınca kemanı çaldık

Aferin arkadaş çaldın dediler.

 

Yârin aşkı ile arttı hep derdim

Babamı bir yâre dünür gönderdim.

Başlığı çok istemişler haberin aldım

İstemiyo seni yârin dediler.

 

Kırşehir’de yedi sene kalınca

Düğün düzgün hepsi bize gelince

Ne yapsın çalgıcı arkadaşlar, yer daralınca

Ankara’ya gider yolun dediler.

 

Geldim Ankara’ya Sünnetçi Veysel’i buldum

Epeyce eğleştim yanında kaldım

Yüz lira verdi bir pamuk yatay aldım

Ettiysen böyle buldun dediler.

 

Bir ev kiraladım münasip bir yerde

Kaldık ağam kardaş hep Kırşehir’de

Bu aşk vurdu hançerini derinden

Çaresin bulamazsan ölün dediler.

 

Yârin aşkı ile döndüm şaşkına

Her zaman içerim yârin aşkına

Canan acımaz mı garip dostuna

Bunu da içeriye at dediler.

 

Neşet Ertaş’ın yaşam öyküsü incelenirse, ömrü yokluk, küçüklüğü kıtlık yıllarında geçmiş. Neşet Ertaş, çok sonraki yıllarda yaşam öyküsünü gazetecilere anlatırken, “biz doğduğumuzdan beri yoksulduk. Varlığını görmedik ki yoksulluktan şikâyet edelim, demiştir. “Bizler elimizde sazımız, bir eşekle köy köy dolaşarak ekmek peşinde idik. Okula gidemedik, okuyamadık”. Babası Muharrem Ertaş, öylesine yoksuldur ki, köyden köye, ilçeden ilçeye konup göçerken bir eşeği, eşeğe yüklediği bir iki şilte yataktan başka eşyası yoktur. Yine de, en küçük bir isyanı, şikâyeti olmayan Muharrem Ertaş, munis yumuşak hali, çocuklarına sevecen yaklaşımı ile oradan oraya gezerken, sanki yüzyıllar öncesinin Abdal evliyası gibidir. Ama sazındadır, bozlaklarındadır, havalandırırp ünlenen türkülerindedir onun asıl feryadı. Tüm acılarını, yoksulluğunu, garipliğini bozlaklarında ünler, sazının tellerinde dinletir. “Aydooss” diye bozlağa başladı mı her yandan yankı yapar, gönülleri titretir, yüreklere acılar koyar. Yoksul Anadolu insanın, kendinin adeta isyanı, feryadı vardır bu bozlaklarda. “Arabatlarla Aşıp aşıp giden ellerin”,  gurbeti, acısı yüreğindedir. Ataları Avşar’ların iskân için sürgünlerdeki, kavgalarındaki acıları, Dadaloğlu ile birlikte dile getirir, ünlendirir bozlakları ile.

Öteki Abdal boyları ile Horasan’dan Anadolu’da şimdiki yerlerine doğru (Sivas’tan Gaziantep’e kadar) yayılan Abdallar, yurdun değişik yerlerine dağılırken, Neşet Ertaş’ın aşireti de Kırşehir Yağmurlu Köyüne yerleşmişler; Muharrem Ertaş’da Kırtıllar (Abdallar) da doğmuş. Asırlar boyu çalgıcılık yaparak, saz, davul, zurna çalarak yaşamlarını sürdürmüşler. Abdallar, da başka kabilelere kız alıp verme olayı olmayıp, halen bu adet böylesine sürdürülmekte. Neşet’in babası Muharrem Ertaş’ın köyünde nişanlı olduğu kız ölünce Baba Muharrem Ertaş, evlenmek için köy köy Abdal köyü aramaya başlamış, Keskin’de beş altı haneden oluşan Haceliobası Abdal köyüne gelmiş. Orada Neşet’in anası olan Döne adında bir kadınla evlenmiş. Neşet oradaki olayı şöyle anlatmakta:

Anam, babasının tek kızı ve çocuğu imiş. Öyle hemen alıp gitmesine izin vermemişler. Hacı Taşan’ın babası Kara Çavuş, Muharrem Ertaş’a, “oğlum bu sazı oğluma belletmezsen senin bu kızı alıp gitmene izin veremeyiz” demiş. Onun için saz çalmasını Hacı Taşan’a babam mecburen öğretmiş”.

Muharrem Ertaş tek eşeğine yüklediği yatağını köy köy dolaşmış, nihayet Çiçekdağı’nın eskiden Abdallar denilen Tırtıllar köyüne gelmiş. (Silifke’nin Kırtıllar köyü ile Çiçekdağı’nın Kırtıllar köyü ve öteki Kırtıl köyleri arasındaki bağıntıyı Abdal köyü olmalarından mıdır ki)  Çevredeki otları çalıları sık sık tırttıllar yediği için, Tırttıllar’ı sonradan Kırtıllar’a çevirmişler. İşte Neşet Ertaş bu köyde doğmuş. Muharrem Ertaş, ekmeğini saz çalıp türkü söyleyerek kazanmaya çalışır, kazancı yetmez, çocukları “yalınayak başıkabak” ekmek kıtlığında zorlukla büyütmeye çalışır. Ustası Yusuf Ustadan saz çalmayı öğrenen Muharrem Ertaş, küçük oğlu Neşet’e de saz çalmasını öğretir. 1940 lı kıtlık yılların (ikinci Dünya Savaşı’nın) devam ettiği sıkıntılı yıllarında, yokluk içinde acı ve ıstırapla yoğurulan yaşamlarında bu iki sanatçı baba oğula, ilerisi için eşsiz bozlakların doğmasına bu acılar birikim oluşturur.  Öylesine bir kıtlık vardır ki, halkımızın “Alaman Harbi” dediği İkinci Dünya savaşında, halk ekmek un bulmakta zorluk çeker. Devlet de bu savaşa girmediği halde, “belki girerim” korkusu ile ekmeği karneye bağlayarak tedbirini almış. Ama başta Abdallar olmak üzere, yoksul halk bunun acısını çok çekmiş. İşte bu yokluklarla yoğurulan tüm Abdallar, Muharrem Ertaş, sıkıntı ve acılarını bozlak ve türkülerinde yoğurur bir feryat, bir ağıt gibi dile getirirler. İşte o zamanları, “Ekmek buldum katık yok, katık buldum ekmek yok” gibi kıtlık türküleri doğmuş halkın dilinde.

Yurdun öteki illerindeki Abdallar gibi, bunların da bağları, bahçeleri, tarlaları yoktur. Olsa bile, bakamazlardı, çünkü bunlar nerde çalgı, düğün varsa dolaşıp gezerek rızıklarını çıkarmak zorundalar. Sadece, bakılması ve yük taşınması kolay olan bir eşekleri vardır. Vardıkları köyde çalıp çığırırlar, bazen yiyecek bakımından ne verirlerse un, bulgur, ekmek onunla yetinirler. En fazla altı ay bir köyde kalırlar, ancak bıktırmazlar, ilginin azaldığını sezdikleri an başka köylere giderlerdi.

 “Gözümüz dünyaya açılan penceredir ve herkes kendine göre görür dünyayı”  diyen Neşet Ertaş da babası Muharrem Ertaş’ da okula gitmemiş, okuma yazmayı kendi kendilerine öğrenmişler. Ancak çektikleri çile, zorluklar, yoksulluklar onları olgunlaştırmış, pişirmiş, yörenin en seçkin ozanı haline getirmiştir.

Neşet Ertaş da öteki Abdallarla Alevîliğe- Bektaşiliğe meyletmişler, türkülerinde “tekke, türbe, hac, Kâbe gibi dini motiflere yer vermemiş, “anam, yârim, gurbet, garip, aşk, hasret” gibi kavramlara çok yer vermişler. Neşet Ertaş bu konuda şöyle diyor: ”2004 Ramazanında bir TV programında gördüm. Oruç Baba türbesine hücum etmiş insanlar. Ekmeği sürüyor oraya, ekmeğim artsın diye. Parayı sürtüyor param artsın diye. Ben utandım. Bu yönetimin acizliğidir. Ben Avrupa’da böyle bir şey ne gördüm, ne işittim. Bütün bunlar insanlarımızın eğitimsizliğinden oluyor”. Hayatında okula gitme olanağını bulamayan Neşet Usta böylece halkımızn geri kalmışlığını, ileri görüşlüğünü dile getiriyor. Son türkü sözlerinde de, bilimin önemini belirten dizeler bulunmaktadır.

Neşet Ertaş yaşam öyküsünü anlatırken, evlerinde gaz lambası dahi olmadığını, geceleri karanlıkta oturduklarını anlatır. Soba yoktur, duvarda bir ocakta saman irisi yakarlar, yemeği orda pişirir, orada ısınmaya çalışırlar; titreyerek kışı geçirirler. Gazyağı çok sonradan gelir köylerine. Hemen yakınlarında bulunan Kelismailuşağı köyünün muhtarı için, “birkaç ayda kağnıyla İstanbul’a gitti derler. Oradan gazyağı getirmiş, köye de bir teneke vermiş. Paylaşılır. Bir kadına az düşmüş, o hanım, bir hafta boyunca köyde bağıra bağıra söver, kimse de çıkıp, “sen niye sövüyorsun” demez, çünkü gaz çok değerlidir o an. Gazyağı bir teneke kutu içine fitil sarkıtılır, gaz yağı ile aydınlanmaya çalışırlar (çıra ile)”. 

Muharrem Ertaş, köy köy çileli yaşamı devam ederken, çocuklarının her biri bir köyde doğar; sefalet, yokluk içinde yaşamasına karşın, çocuklarına, karısına kızmaz, kaderine yakınmaz, sadece birikintilerini, içindeki acılarını sazı ile bir feryat gibi bozlaklarında havalandırır. Söylediği türküleri, bozlakları çevre köyün insanları hayranlıkla dinlerler. O, kâh köy odalarında, kâh komşuların onu dinlemek için geldiği evinde saz çalarak, bir ağıt gibi türkü, bozlak söyleyerek gıdım gıdım ününü çevreye yayar. Muharrem Ertaş’ın çocukları küçük olduğu için, sazı dalında, bindiği eşeği ile köylerde düğünlerde gezer, bazen sünnetçilere katılır. Bir köye geldikleri zaman, köy meydanında hiç istek olmasa da,  başlar sazı ile türküler söylemeye. Öylesine bir avazı vardır ki, söylenen ezgileri, bozlakları köyün her yanından insanlar dinlerlermiş.   İşte o zaman köylüler “sünnetçi gelmiş” diyerek başına toplanmaya başlarlar. Sünnet varsa sünnet yapılır, yoksa bile Muharrem Ertaş çalıp söylemeye başlar. Bu işten hoşlananlar, evlerinden un, bulgur, buğday getirip Muharrem Ertaş’ın eşeğinin heybesine koyarlar. Böyle böyle, çocukları büyürken, o elinde sazı bazen “çalgı” ekibi ile düğünleri, bazen tek başına sünnetçilerle Kırşehir, Ankara, Kırıkkale, Yozgat, Kayseri, Niğde, Nevşehir’in köylerini geçimleri için dolaşırlar. Neşet yavaş yavaş büyüdükçe, babası ile eşek terkisinde o da katılır bu gezilere, sazı, düzeni, çalıp söylemeyi, düzeni öğrenmek için katılır.

Muharrem Ertaş’ın, düğünlerin olmadığı zamanlarda sünnetçilere katılıp gezmesi, hem sanatını yayma ve tanıtma, hem de geçimine katkı için bir can simidi gibidir. Hele Kaman Sarıuşağı (Kümevleri) mahallesinde oturan tanınmış Sünnetçi Veysel Usta’nın gerek Muharrem Ertaş’a, daha sonra da, oğlu Neşet Ertaş’a köyleri sünnet çalgıcısı olarak desteği unutulamaz. Sünnetçi Veysel Ustanın yaşantısına ilişkin resimli anılar yukarıdaki sayfalarımızda bulunmakta. Ayrıca, Neşet Ertaş özgeçmişini anlatan şiirinde, Veysel Usta ile olan sünnet yaşamına bir mısrayla değindiğini görmekteyiz. Bu sünnetçi-çalgıcı yardımlaşması, Abdal dayanışmasının güzel örnekleridir. Zaten bütün Abdallar birbirlerinin düğünlerine, cenazelerine koşarak giderler ve dayanışırlar.

Neşet Ertaş nasıl sünnet olduğunu şöyle anlatır: Anadolu’da eskiden sünnet işini Abdallar yapardı. En meşhurları da Kaman’lı ustalardan Vesel Usta idi. Genel’de ustura, jilet kullanılırdı kesmek için. Ne kadar kötü şartlarda sünnet yapıldığını Neşet Etaş’ın sünnet olmasından öğreniyoruz:

“Abim benden evvel sünnet oldu. Benimkin de ekmek bıçağıyla yaptılar. Ekmek biçağını öyle köseleye sürdü sünnetçi, küle de azıcık tuz kattı, tuttu kesti”. Küllü toz da yara tozu oluyordu demek ki.

  Biz doğduğumuzdan beri yoksulduk. Varlığı görmedik ki yoksulluktan şikâyet edelim” diyen Neşet Ertaş’ın babası ailesi hep yoksulluk içinde yaşamlarını sürdürürler. Neşet Ertaş’ın küçüklüğünü anlatırken, “bizim oyuncağımız yoktu, koyunun (kesilince) ayağındaki âşık kemiği çıkarılıp, onunla zar gibi oyun oynardık”diyerek ne kadar mahrumiyet içinde olduklarını anlatır.

Yavaş yavaş düğünlere tercihli çağırılmaya başlayarak ünleri yayılmaya başlar. Davulcu, zurnacı, kemancı bir de köçekle ekip oluşturarak düğünlere giderler. Köçeğin düğünlerde zillerle kıvrak oynamasına halk para yapıştırarak ilgilerini gösterir, o zaman köçek daha da coşar. Bunun için köçek olacak Abdal çocukları daha küçük beş altı yaşında iken zil tutması, oyun oynaması, bel kırıp yerden para alması için eğitilir. Usta köçek olmaya alıştırırlardı. Neşet Ertaş’da küçüklüğünde bir süre köçek olarak düğünlerde bel kırar, zillerle oynar.

Abdallar bol para kazanmışlarsa, mutlaka evlerine giderken bir tavuk ve rakı ile dönerlerdi. O zaman Abdal çocukları et yiyebilirlerdi.

Köylerinde, yakında berber yoktur, saçlarını anaları sındıyla (makasla) kırparak tıraş eder. Neşet Ertaş ve kardeşlerinin tek giyecekleri vardır. Kış günü korkarlardı, anaları elbiselerini yıkayacak diye. Çünkü yedekte başka giysileri olmadığı için, analarının yıkadığı giysileri kuruyana kadar yorganın altından çıkmazlarmış. Zaten yıkanan da yama yama üstünedir. Neşet’ten sonra Ayşe doğar, sonra Nadiye (kız), sonra Müktedir doğar, üç aylıkken anaları ölür. Müktedir bakımsızlıktan ölür. Bu adı, daha sonra üvey anadan doğan erkek çocuğa koyarlar.

Muharrem Ertaş, Çiçekdağı’nın Abdallar (Kırtıllar) köyünde karısı Döne ölünce, Yozgat’ın Kırıksofu Köyü bir Abdal köyü olduğu için, “çocuklara bir ana buluruz” ümidi ile oraya taşınırlar. Yoksullukları devam eder, gerek analarının, gerek kardeşlerinin ayakları yaz kış yalındır. Neşet Ertaş’ın ayağı, babası ile eşeğin üstünde babasının arkasına-terkisine binerek köylere düğüne gittiğinde 5–6 yaşlarında ancak ayakkabı görür.

Muharrem Ertaş, tüm yoksulluğuna rağmen, çocuklarına, komşularına çok sevecen bir insandır. İki sigarası olsa, isteyen birine verir; bir gün bir komşusu Muharrem Ertaş’tan çocuğunu göndererek bir sigara istetir, o da içmekte olduğu son sigarasını ikiye bölerek komşusuna gönderir.

Küçük Neşet Ertaş, saza meraklı, babası sazını duvara asıp bir yerlere gittiği zaman, sazı alıp babası gibi çalmak ister, ama gücü boyu yetmez. Anası bunun merakını bildiği için, çamaşır yıkadıkları tokaca (biraz saza benzer) babasının keklik kafesinden bir tel alıp onu, tokaca takar, saza benzediği için, Neşet’in eline verir. Bu küçüklük anısını unutmayan Neşet Ertaş yıllar sonra şu dizelerle bu olayı anımsar:

“Dizinde sızıydı anamın derdi

Tokacı saz yaptı elime verdi                                           

Yeni bitirdim üçünen dördü

Baban gibi sazcı oldun dediler”.

Birçok Abdallar gibi, Muharrem Ertaş’da keklik meraklıdır. Kekliğini evde besler, onunla ava gider, kafesin yanına kurduğu tuzakla keklik avlar, bu kekliği götürür, meraklı zenginlere satar, parası ile veya karşılığı olarak evine çocuklarına un, bulgur, yağ vb yiyecek alır getirir. Tuttuğu kekliği bazen eve getirir, eti ile pilav pişirirler, etli pilav yedikleri için de çok sevinirler. Anadolu insanının başyemeği bulgur pilavıdır, çünkü o zamanları o kıtlık yıllarında bulguru ne şekilde olursa olsun yağsız, etsiz vb) az suyla tencerede kaynattın mı, işte bulgur pilavı. Neşet Ertaş, “dinimiz imanımız pilav” diyerek, ne kadar çok bulgur pilavı yediklerini anlatmaya çalışır. Babasının fırsat bulduğu zamanlarda tuzakla avlayıp getirdiği keklikle, onun eti ile ancak o zaman etin tadına bakabilmişler.

Toplumun sosyal yönden ne kadar geri olduğunu, Abdalların, başına şapka giymeyenlerin nasıl hor görüldüğünü Neşet Ertaş başından geçen şu ilginç olayı anlatır: (Ne garip ki, şapka inkılâbında da, şapka giyenler taşlanıyordu, şapkaya karşı gelenlerden asılanlar bile olmuş, ll. Mahmut zamanında ilkin fes giyildiğinde de insanlar taşlanıyordu)

14–15 yaşlarımda İstanbul’a başımı alıp gittim. İstanbul’u gördüm. İstanbul’da şapka ile gezilmezdi. Ben de Şapka giymemeğe alıştım. O zaman Kırşehir’e, babamgilin oturduğu Bağbaşı Mahallesine geldim. O gün Kırşehir çarşısına indim, herkes şapkalı. İstanbul’da şapkasız gezmeye alıştım. Çarşıda, caminin kenarında güneşe karşı oturan ihtiyarlar vardı. Onların önünden geçtim. Sonra tekrar oradan geçerken, ihtiyarların yanında çocuklar beni taşladılar. Hiçbiri de, -durun niye taşlıyorsunuz- demedi. Abdal şapkasız vilayetin mahallesinde, önümüzden şapkasız geçiyor diye. Onlara göre Abdal şapkalı olur, şapkasını da gözüne aşağı indirir.

Vay o şapkanın Türkiye’ye gelmesi için neler çekildi! İstiklal Mahkemesinde İskilip’li Atıf Hoca’nın asılması gibi). Neşet Ertaş, cami yakınından şapkasız geçti diye taşlanmasına çok üzülür, içereler. “Şapkamız, düğün bitip de evimize dönene kadar kaşımızın altına kadar inik olurdu”, diyor, Neşet Ertaş.  İçinden kendi kendine, “evinde ekmeğin aşın var mı diye düşünmezler” diye mırıldanır ve şu dizelerin üstüne havalandırdığı türküyü yaratır:

 

Harmanlar kalkıp da düğünler tutulduğunda bize gün doğardı. Çünkü bizim ne tek karış toprağımız vardı, ne de dikili bir ağacımız. İşimiz çalıp söylemekti. Yollara düşer, köy köy gezer türküler söyler, sazlar çalardık. Bize un, yağ, bahşiş verirlerdi. Onlarla karnımızı doyurmaya çabalardık. Babam askere gittiğinde çok dara düştük, dilenmek zorunda bile kaldım. Küçükler, eğer bir alet çalmıyorsa zil takıp köçeklik yapardı. Alet çalmaya başladığında köçeklik biterdi. Bizi hor görürlerdi, gözümüzü çevirip bir Türk kızına bakamazdık. Ama gönül ferman dinler mi? Irmaklar gibi insanın gönlüne bakan gözleri görünce can evinden vurulurduk. Ama olmazdı. Bize kız vermezlerdi. Bir dava olsa hemen çekip vururlardı. Nasıl olsa ‘Abdal Çingen’dik ve canımızın onların mertebesinde hükmü yoktu. En fazla getirip üç beş kuruş kan parası verip davayı kapatırlardı. Bunları gördüm ve şehirlere geldim. Oralarda da durum farksızdı. Biz bütün sınıfların altında, hayvanın biraz üstünde bir yerlerde idik onlar için.

—Sülalemizin tümü ve bütün ceddim Abdaldır benim. Önceleri bize ‘Abdallar geliyor’ derlerdi sonraları ‘ustalar geliyor’ demeye başladılar. Ailenin bütün fertleri bir enstrüman (çalgı aleti) çalardı. Köklerimizde Genç Abdal, Kaygusuz Abdal ve Pir Sultan vardır”.

Biz bu memlekette bir garip kuş idik, nereye gitsek itildik. Gerçi biz alışığız bir lokma ekmekle yetinmeye. Ama o dönemde bir baktım ki, gardaş gardaşı vuruyor. Almanya’ya gitmeye karar verdiğim günlerde bizi anlamamışlardı. Ayrı tutmuşlardı. Bizim en son emmimiz, dayımız Pir Sultan’dır. Ayrım yapmamayı ondan öğrendik. Senle ben birbirimizi eşit görürsek bu dünyanın meseleleri kalmaz”.

Bunları anlatan Neşet Ertaş, ayrıca, bir de, “kızı kendi haline bırakırsan, ya davulcuya varır, ya zurnacıya”, sözüne çok sinirleniyor, çok üzülüyor. “Çünkü hem bizi, Abdalları aşağılıyorlar, hem de bizi düğün nışan gibi en şerefli günlerine önemle çağırıyorlar; bu dışlanmak değimlidir? Bu dışlanmayı Allah de sevmez. Ustalarımız, bu sözlerin Abdallar için söylendiğini düşününce, zamanla Abdalların kurtuluşunun farklı mesleklere yönelmelerinde görse de, gönlümüz buna razı değildir. Abdallar, türküler, halaylar üreten bir kaynaktır. O kaynağın tükenmesini istemem doğrusu”. Yani, Neşet Ertaş, Abdalların bu söz ve tavırlarla aşağılanmasını, dışlanmasını istemiyor.

Muharrem Ertaş, çocukları küçük, beş çocuk yedi baş nüfus ekmek kavgasını yoksulluk içinde sürdürmeye çalışır. Taşındıkları Yozgat’ın Kırık soku köyü Abdal Aşiretlerinin oturduğu köy olup 60–70 hanedir. Yoksulluktan köyün yüzde sekseni deşiricilik (dilencilik) yaparak geçinir. Köyden biri, Küçük Neşet Ertaş’a, “sen babayın sazını al deşirmeye barabar çıkalım” diye telkinde bulunur. Neşet Babasının sazını alır, çıkarlar deşirmeye. Yaşam öyküsünü anlatan şiirinde şu dizeler dilencilik yaptığını anlatmakta:

“Zalim kader tebdilimi şaşırttı

Haabe verdi dalımıza deşirtti

Yardım etti Yerköy’üne göçürttü

Biraz da burada kalın dediler”. 

Neşet’gilin üvey anaları Arzu’nun ailesi de hepten dilencilik yaparlar. 1943–1945 yıllarında Muharrem Ertaş askerdedir. İkinci Dünya Savaşının kıtlık, yokluk, ekmeğin karne ile verildiği çileli yıllardır. Neşet’ler yetimler Arzu Analar yokluğun en acılı yıllarını “yalın ayak baş kabak”  yaşamaktalar. Arzu’nun babası Ali Baba dilenmekten dönünce, heybesindekilerin yarısını kızının, yetimlerin Neşet’lerin evine bırakır. Zaten Muharrem Ertaş askerden gelinceye kadar iki yıl dedeleri olacak Ali Baba’nın ekmeği ile yaşarlar. Neşet bakıyor ki hiçbir yerden bir gelir yok, babası askerde, çoluk çocuk aç, açık; başlar o da dilenmeye, köylüleri gibi.  Neşet yanında askerdeki babasının sazı, omuzlarında “habe” (heybe)  komşuları ile köy köy dilenmeye devam ederler. Baba Muharrem Ertaş askerde çocuklarının bu yoksul, çaresiz halini bilir, ama onun da elinden bir şey gelmez, içi acılarla, hasretlerle yoğrulur asker ocağında. Küçük Neşet Ertaş 15- 20 köy, hem de kapı kapı dilenirken dolaştıkları halde, halk öylesine bezgin ve yoksuldur ki, hiçbir köyde, “oturun da bir saz çalın” diyen olmaz. Üvey Anası Arzu tarafından Murat isminde biriyle dilenmeye çıkarlar. Birinin elinde bir sopa, birinin dalında heybe, kapı kapı dil dökerek dilenmeye devam ederken heybe doldukça ağırlaşır. Murat derki, “Neşet ya şu habeyi taşı, ya da iste”. Neşet utanır isteyemez, yani “Allah rızası için bir sadaka ver” vb demeye utandığı için, “habeyi ben taşıyım Murat emmi” der. Heybe topladıkları ile ağırlaştığı için taşıyamaz, 6–7 yaşındaki Neşet. Murat sonunda hem heybeyi taşır, hem de istemek zorunda kalır. Yozgat’ın Abdallar köyünde, işte böylece acılar, yokluklar, sıkıntılar içinde yaşantısını sürdüren Neşet Ertaş, acılı feryatlı türkülerin, bozlakların mayasını da acılarla yoğurur. Hep gurbette, hep yokluk içinde olan Neşet’in bozlakları “gurbet”, “kader”, “anam”, “yârim” ezgileri, avazları ile doludur. Onun türküleri türkü değil, adeta bir feryattır. “Yine mi Gurbete Düştü Yolumuz” bozlağında bu acılı gurbet temayı yaşarsınız. Yokluktan, yoksulluktan kaynaklanan, feleğe kahredilişlerle doludur bozlakları.

ABDALLAR KÖYÜNDE ALEVİ DEDESİ

“Ben küçükken köyümüze haftada değişik zamanlarda dede gelirdi. Sünnilerin hocası olur, Bektaşilerin dedesi. Dede geldiği zaman, köylüler gider, borca harca tavuk alırdı. Tavuk pişirilir dedenin önüne konur. İçerde var on, on beş kişi. Dede tutar, bir parça ona, bir parça başkasına verir, tavuğun dörtte üçü dedenin önünde kalırdı. Kendi payına, “dede az oldu” dese biri, “lokma karın doyurmaz, şefaat artırır”, derdi. Yani dede eti az veriyor ama şefaat sunuyor. Kendini peygamber yerine koyardı. Bu nasıl peygamberlik ki, lokmanın büyüğünü aç insanların yanında yer, “kendi yalanır, birer çintik de seyredenlerden bir kaçına verir. Bu nasıl peygamberlik ki, “lokma karın doyurmaz da şefaat artırırmış! Büyüklerin bir deyimi daha vardır; “su küçüğün, sofra büyüğün”.

Dedeler senede bir geldiklerinde cemler olurdu. Lokmanın büyüğünü o yerdi, lokmayla kalsa iyi. “Senin ceketin iyiymiş” dedi mi, “Aydede, kurban olsun sana, al senin olsun”, ötekinin gömleği iyiymiş, “Al senin olsun”… Dede bir nevi soygunculuk yapar giderdi. Biz bilmezdik, katlanırdık sadece. Çünkü her şeyi dede bilirdi…

Bence Alevî tarikatı Ali’nin evinde kurulmuştur. “Ali’nin evi, “Ali’nin evi” derken Alevî’ye çevrilmiş bu deyim. Tarikatı kuranlar Abdallardır. Bize, bir şekilde Bektaşi de derler. Ben şahsen, tekkeyi de kabul etmiyorum, türbeyi de kabul etmiyorum. Ben canlının dışında bu gibi yerlere, mezara niyaz edilmesini hoş görmüyorum. Bektaşi felsefesi “can”dır, canı sevmedir.

Küçük mü önce acıkır, büyükler mi? Evde duvara bitişik ocak olurdu, büyükler kışın onun etrafında oturur, çocuklar geride kalırdı”.

İşte bu hatsızlık ve çelişkilerle büyüyen Neşet Ertaş’ın yaşantısı nice acılar, aşklar, yoksulluklarla yoğrulmuştur. Türküleri ve bozlakları da, adeta yürek yakan bir feryat, isyan gibidir”. Bunları söyleyen Neşet Ertaş, “Abdallık düşüncesinin, Bektaşiliğin insanı, canı sevmekten geçer” demekte.



[1]Klaynak:http://yhomurlusahinarslan.blogcu.com/3826482

Bir yorum

  1. ‘Alevi’ kapılarına, karanlığın işaretlerini koyan kan içici alçaklık damarının katmerleştiği coğrafyamızın, ateşli nabzı, öksüzlüğümüze fani bedenini katarak kendini uğurlatırken, emanet ettiği hıncının mırıltısını, yüreğimizin kanında hiç dinmeyen bir,anadolunun özgürlük isyanı olarak hep büyük olmaya devam edecek! Bize, neden ‘okumadan’ bilen bir toplum olduğumuz gerçeğini, yazı icad edilmeden yazan ve hala hiç bir okumanın yerini tutamıyacağı bu kıraç toprakların en hümanist,en materyalist okumaların bitmeyecek ezberine ‘gelecekleri de’ ekleme ‘ağıdını’ yükleyerek,sırtlandığı kavganın hepimizin payına düşenlerin sırasını gösterek çekildi! Bu ülkenin bahtının neden ‘dünyevi felsefgesini’ yazan beyinler,bu yürek vuiruşyundaki anlatıların neden geçemediğini’ bilerek,, nasıl bir ‘büyüklyük’ gerektirdiğini gösterdi,Pir Sultan,baba İshak,Şeyh BMedrettin coğrafyasının kavga bayrağı olama görevinin türkü türkü büyüyen çığlığıyla pür isyan olmamızı bıraktı.Güle güle ve hoşgeldin usta!

Yanıt verin

Your email address will not be published. Required fields are marked *

*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>