Anasayfa / 1.Manşet / Atatürk ve Emperyalizm – Gökhan Cebeci
44958_165243356834989_117623028263689_503918_3085449_n

Atatürk ve Emperyalizm – Gökhan Cebeci

   “Uluslararası anlayış ve barış yolunda çaba harcamış üstün bir kişi, olağanüstü bir devrimci, sömürgecilik ve emperyalizme karşı savaşan ilk lider, insan haklarına saygılı, dünya barışının öncüsü, insanlar arasında hiçbir renk, din ırk ayrımı gözetmeyen eşsiz bir devlet adamı.”

 

Bu satırlar, üyesi olan 156 ülkenin oybirliği ile aldığı kararla 1981 yılını ‘Atatürk yılı’ ilan eden UNESCO’ya ait.

 

Söz konusu emperyalizm olunca, 156 ülkenin ortak görüşüne göre, dünyada sömürü düzenine ‘dur’ diyebilen ilk lider olan Atatürk’ün, yenilgiye uğrattığı bu haksız düzen hakkındaki görüşleri büyük önem taşıyor doğal olarak.

 

Sadece yurdumuzun, yurttaşlarımızın değil tüm insanlığın baş belası olan doymak ve durmak bilmez emperyalizmi zaten O’ndan daha iyi tanımlayabilecek biri de olamaz sanırım.

 

Ata’nın bu konu hakkındaki konuşmalarından onlarca örnek verilebilir. Ben ise bir kaçına değinmek istiyorum.

 

Üçü – beşi geçmeyen oyunlar ile dünyayı esir almaya çalışan sömürücü devletlerin, ülkemizin de yer aldığı coğrafyada yüzyıla yakın bir süredir oynadığı oyunu, dönemin faşist ve de yayılmacı politika izleyen İtalyan lider Mussolini üzerinden Atatürk şu şekilde özetlemektedir:

 

“İnkılabımızın tam dönüm anında topraklarımıza göz dikerek saldırmak isteyen düşmanın, dini ele alarak birçok fitne ve fesatla halkı kandırmaya kalkıp, türlü entrikalar çevirmekten çekinmeyeceği de muhakkaktır. Biliyor musunuz ki Mussolini peşindekilerle buraya gelirse nasıl gelecektir? Önünde dervişler, hacılar, hocalarla gelecektir. Din adamlarını elinde silah olarak kullanacaktır.”  (1)

 

Emperyalizmin ilk hedefinin neresi olduğunu da, Kurtuluş Savaşı sırasında 10 Ağustos 1920’de Afyon’da subaylara yaptığı konuşmadaki şu sözleri ile açıklamaktadır:

 

“İngilizler, milletimizi bağımsızlıktan mahrum etmek için, pek tabii olarak evvela onu ordudan mahrum etmek çarelerine giriştiler. Mütareke şartlarının tatbikatı ile silahlarımızı, cephanelerimizi, bütün müdafaa vasıtalarımızı elimizden almaya çalıştılar. Sonra kumandanlarımıza ve subaylarımıza tecavüz ve taarruza başladılar. Askerlik izzetinefsini yok etmeye gayret etiler. Ordumuzu tamamen lağvederek, milleti, bağımsızlığını muhafaza için muhtaç olduğu dayanak noktasından mahrum etmeye teşebbüs ettiler. Bir taraftan da müdafaasız, ordusuz bıraktıklarını zannettikleri milletin de izzetinefsine, her türlü haklarına ve mukaddesatına taarruzla milleti alçaklığa, boyun eğmeye alıştırmak planını takip ettiler ve ediyorlar.

 

Her halde ordu, düşmanlarımızın birinci hedefi oldu. Orduyu imha etmek için mutlaka subayları mahvetmek, aşağılamak lazımdır. Buna da teşebbüs ettiler. Bundan sonra milleti koyun sürüsü gibi boğazlamakta, engeller ve müşkülat kalmaz. (2)

 

Ulu Önder ayrıca, vatan savunmasında iki cephenin varlığından bahseder:

 

“Dahili cephe, görünürdeki cephe… Asıl olan dahili cephedir. Bu cephe bütün memleketin, bütün milletin vücuda getirdiği cephedir. Görünürdeki cephe, doğrudan doğruya ordunun düşman karşısındaki silahlı cephesidir. Bu cephe sarsılabilir, değişebilir, mağlup olabilir. Fakat bu hal, hiçbir vakit bir memleketi, bir milleti mahvedemez. Mühim olan, memleketi temelinden yıkan, milleti esir ettiren dahili cephenin düşmesidir. Bu hakikate bizden ziyade vakıf olan düşmanlar, bu cephemizi yıkmak için asırlarca çalışmışlar ve çalışmaktadırlar. Bugüne kadar muvaffak da olmuşlardır. Hakikaten ‘kaleyi içinden almak’ dışından zorlamaktan çok kolaydır. (3)

 

Kısacası, Atatürk için tek düşmanın kim olduğu bellidir:

 

“En büyük düşman, düşmanların düşmanı, ne falan ne de filan milletler. Bilakis bu, adeta her tarafı kaplamış ve saltanat halinde bütün dünyaya hakim olan kapitalizm afeti ve onun çocuğu olan emperyalizmdir.” (4)

 

Peki dünyadaki bu sömürü düzeni hep böyle mi gidecektir?

 

Atatürk, emperyalizmin geleceği hakkındaki görüş ve dileğini de şu sözler ile belirtmiştir:

 

“Sömürgecilik ve emperyalizm yeryüzünden yok olacak ve yerlerine milletler arasında hiçbir renk, din ve ırk farkı gözetmeyen yeni bir ahenk ve işbirliği çağı geçecektir.” (5)

 

“Mazlum milletler, zalimleri bir gün mahv ve yok edecektir. O zaman dünya yüzünden zalim ve mazlum kelimeleri kalkacak, insanlık kendisine yakışan bir toplumsal hale mazhar olacaktır.” (6)

 

“Ekonomik bağımsızlık olmadan tam bağımsızlık olmaz.” sözünü ne yazık ki ancak yaşayarak kavrayabildiğimiz, öngörüleri ile tarihin akışını değiştiren bu yüce insanın bu konuda da haklı çıkması, kuşkusuz bütün insanlığın ortak dileğidir.

 

1)      Atatürk’ün Bütün Eserleri, cilt 18, Kaynak Yayınları, sayfa 182

2)      Atatürk’ün Bütün Eserleri, cilt 9, Kaynak Yayınlan, sayfa 112

3)      Atatürk’ün Bütün Eserleri, cilt 20, Kaynak Yayınları sayfa 168

4)      M. Kemal Atatürk, Hakimiyet-i Milliye, 20 temmuz 1920

5)      Atatürk’ün Bütün Eserleri, cilt 26, Kaynak Yayınları, sayfa 144

6)      Atatürk’ün Bütün Eserleri, cilt 12, Kaynak Yayınları sayfa 201

2 yorumlar

  1. ‘Bağımsızlık’ ‘demokrasi ve sosyalizm’ belgisiyle, asla birbirinden koparilhmaz bir nitelik güvencesinin,kaçınılamaz kovalanması söv konusu değilse konuşulmaya ve yaşanmaya değer bir ‘tarih adına çağın söz alma’ biçimi,bütün ikiyüzlülüğü ve inandırıcılmıktan uzak sonuçlarıyla yaşanıyor demektir. Yüz yıl sonra, asıl o gün de aynı geçerliliğin,halkların kanlarıyla yazılmış bir ‘irade’ dilinin bayrağı olamaması gibi! Ancak yüz küsur yıl sonra ‘yaşayarak’ ‘tekrar hatırlanması’ ve ‘önderine’ güç atfı için, tüm zelil ve sefil yaratıklar halinde,iç emperyalizmin bütün kurgularıyla halvet bir küçüklüğün ‘kaçınılmaz kabülünü’ nereye koyuyorsanız, o kadar ‘inanmamızı’ sağlamış oluyorsunuz!Mevcut iktidarı ve ‘muhalefeti,yetmedi Pensilvanya’yı,ve bilumum ‘yuvarları’ ile, ‘yeni emperyalizme’ tük sınıfi eskiliğiyle bu kadar sorgğusuz eklemlenmeyi, görmezden gelerek,bu toplumun başından bir gün dahi bir tekinin eksilmediği cin’leri, ‘gerçek’ cin olarak mı algılayalım yani?Ölüm korkusu anındaki ‘şahadet getirme’ refleksi dışında,bir irade ‘konuşabilse’ bu sefilliğin bunca ‘söz’ aramaya ne ihtiyacı olabilirdi?

  2. Tarihteki varlığını, ‘Ergenekon’dan çıkış masalı ile’ neredeyse dünya ile hiç bir etnolojik bağı olmayan komplekslerle, üzerine bin türlü sahteliğin hazmına hizmet edici ‘belirsizlikleri’ yaşatmak ‘andına’ sadık bir zihin köleliği,inrsiyatif dumuru, teslimiyet köpekliği,yalaka bir toplum kaderi’ne hizmet etme amacı güdülmüiyorsa, o ‘Önderlik’ bu sefihliğin izahından vareste, daha hangi karanlık çukurlarda debelenmenin de ‘açıklayıcı dün’ü olarak, her tür vicdan ve izandan azade bir ‘düşünce-kabül’ kalıbınız olmayı sürdürecek? Bölyle bir tarih,toplum,insan dünyada olabilir mi? Bu algının, alınlardaki kahpelik izleri, geçmişten, ne adına silinmiş olduğunu,kim için işxleyen bu uğursuz mekanizmal yapı, hala bir sorgulayıcı silkiniş vesilesi bile olamıyacak kadar, hangi derin çukurluğun,daha daha derinleşerek sürmesi karşısında edilginliğin hizmetinde değilse,’varlık nedenimizin’ başka bir izaha ihtiyaç duyması,hiç mi ilgi alanımız olmayacak?

Yanıt verin

Your email address will not be published. Required fields are marked *

*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>