Anasayfa / 1.Manşet / İslamda Halifelik ve Halifeliğin Kaldırılması – Cevat Kulaksız
abdulmecid

İslamda Halifelik ve Halifeliğin Kaldırılması – Cevat Kulaksız

Halifelik Nedir?

3 Mart 2012 Hilafetin-Halifeliğin kaldırılışının 88.yıldönümüdür. Bu vesile ile halifelik, bazı ilginç halifeler, halifeliğin kaldırılması konularını irdeleyeceğiz.

Halife sözcüğü Arapça kökenli bir sözcük olup İslam Peygamberinin dünya işlerindeki vekilliğini anlatır.

Dincilikten nemalanmaya çalışan, dincilik yarışına giren AKP-RTE iktidarının biraz da kulağına haykırmak için, Hilafetin veya Halifeliğin çağdaş bir topluma yakışmadığını, İslam dünyasına nasıl bir bela, felaket getirdiğini anlatarak; Atatürk’ün Türk aydınlanmasının en önemli halkalarından biri olan halifeliğin kaldırmasının isabet ve önemini ilginç örnekleriyle sunmak istiyorum.

Bu yazımızda İslam dünyasındaki halifeleri sıraladıktan sonra, sizi bilmem ama ben derlerken hayretler içinde kaldığım bazı halifelerin ilginç hem de iğrenç yaşamlarına yer vereceğim; “demek böyle halifeler de varmış” diye şaşacağınız bazı tuhaf halifelerin yaşantısını aktaracağız.

AKP nin himayesinde hilafet özentilerinin, laiklik düşmanlarının, din tüccarlarının palazlandığı günümüzde, bazı ahlaksız, cahil halifelerden örnekler vererek okuyucuya ibretle heyecan vermek istedik, halifeliğin hiç de gerekli olmadığını vurgulamak istedik. Bu nedenle hilafetin kaldırılması, Cumhuriyet Devrimlerinin, Türk aydınlanmasının en büyük, en önemli halkalarından biri idi şüphesiz.

“Halife” kimdir? Hz. Muhammed’in vefatından (632) sonra onun “vekili” olarak Müslümanların imamlığını, kılavuzluğunu ve Şeriatın koruyuculuğunu üstlenen kişi demektir. İslam’da “din-devlet-hukuk” anlayışının bağdaştırılması nedeniyle, ilk halifeler, genellikle devlet başkanlığını veya yetkilerini de üstlenmişlerdir.

DÖRT HALİFE VE SONRASI, HALİFE GEREKLİ Mİ İDİ

Devlet dedikse, o zamanki güçlü üç beş bedevi obasının birlikte yaşaması, birlikte geleneğini yürütmesi şeklindeki anlayış ve topluluktu.

Bu anlayışı, ilk olarak uygulamalı şekilde ortaya koyan, böylece anlayışı ve geleneği başlatan da Hz. Muhammed’in bizzat kendisi olmuştur. Hz. Muhammed, “din ve devlet” işlerini birlikte yürütmüş, bu nedenle de devlet başkanlığı yetkilerini elinde bulundurmuştur.

Dört Halife Devri İslam’ın en mutlu yılları diye söylense de, Halife seçimindeki kıskançlık ve çekememezlik yüzünden oldukça çekişmeler olmuş, Ebubekir (632-634) dışındaki dört Halife’den üçü, Ömer I (634-644), Osman (644-656), Ali (656-661 hem de camide) katledilerek öldürülmüşler.

Hz.Peygamber “halifelik benden sonra otuz yıldır, ondan sonra ısırıcı sultanlık olur”demiştir. Gerçekten de İslâm’ın olgun devri olan Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali zamanından sonra halifelik kurumu bozulmaya yüz tutmuştur. Halifelik babadan oğula geçmeye başlamış ve Müslümanlar arasında taht kavgalarına neden olmuştur.

Şam’da yerleşen halifelik, Emevîler’den sonra 750 yıllarında Bağdat’ta Abbasî hanedanı eline geçmiştir. Bağdat’ta Abbasîler Halife iken, Mısır’da 909’da Fatımîler Devleti kurulmuş ve başka bir halifelik doğmuştur. Endülüs’te de Abdurrahman III, 929’da halifeliğini ilân etmiştir. Çeşitli ülkelerde başka başka halifeler hüküm sürmüştür. Halifelik sorunu Cemel Olayı’nda ve Sıffîn Savaşı’nda pek çok Müslüman’ın kanının akmasına neden olmuştur.[i]

Bu yazımızla, Halifeliğin (bir din kuruluşunun) tarihi örneklerde görüldüğü gibi devlet için bazen ne kadar tehlikeli, nice çekişme ve kavgalara neden olduğunu örneklerle açıklamak, Atatürk’ün halifeliği kaldırmakla ne kadar isabetli bir iş yaptığını vurgulamaktır. Halifelerin, tarih boyunca toplumların inançlarını ve ekonomik birikimlerini sömürdüklerini, örneklerle sunmak istedik.

İslam dünyasında aynı sömürü nasılsa, Orta Çağ Avrupa’sında da, hem katmerlisi devam etmiş, toplumları din adına papaların, papazların bilim adamlarına nasıl zulüm yaptıklarını tarih kitaplarından biliyoruz.

İslam dünyasında kanlı kinli bir Kerbelâ olayı bile, devlet yönetiminde hilafet gibi dinsel makamın gerekli olmadığının acı örneğini göstermektedir.

Osmanlı Aydınları Fransız İhtilâlı’nı “Fransız menşeili (kökenli)  olan frengi hastalığı” diye niteliyorlar yani kötülüyorlardı. (O sıra frengi hastalığı da yaygın ve çaresizdi).

Osmanlı Aydınlarından Ahmet Cevdet Paşa, kendi adı ile anılan tarihinde, insanlığın aydınlanmasında en büyük etkisi olan Fransız İhtilalını kötülerken, İslâm Devleti ve hilâfeti şöyle savunuyor ve şunları söylüyordu: “İslâm hükümeti ise hilâfet ve saltanatı toplamış olan ve Müslümanların imamı olan İslâm Padişahı, Şeriatın koruyucusu olduğundan, hamdolsun her türlü tehliken uzaktır”…

Acaba gerçekten böylemi idi, padişah olan halife gerçekten devleti koruyabilmiş miydi? İhtilâlı yaşamış Fransa mı, Osmanlı mı kötüye gidiyordu? Hangi rejim, yönetim ülkesini aydınlığa götürdü?

Hurafeden arınarak, bilim ve insan haklarına değer veren uluslar, çağdaş dünyada üstün yerlerini almışlar; bilime ilgisiz kalan Osmanlı da 1923 Cumhuriyet aydınlanmasına kadar yıkılışını sürdürmüştür.

 

KERBELA OLAYI:  Kaynaklara Dayanarak Bu Olaya Kısaca Değinelim:

Halifelik, başlangıcında da, sonunda da, İslam dünyası için sorun olmuş; hele yine Halifelik davasından çıkan İslam Tarihi’nde, acısı yüzyıllar süren, acısını Müslümanların günümüzde bile yaşamakta olduğu Kerbelâ olayı denilen katliam yaşanmış, Hz.Peygamberin torunu Hüseyin ve öteki yakınları katledilmiştir.

Emevi Devletinin kurucusu Muaviyenin oğlu I. Yezidin halifeliğini ilan etmesi üzerine, Küfe şehri halkı buna karşı gelmiş ve Hz. Âli’nin oğlu Hüseyin’i halife yapmak üzere Kufe’ye çağırmışlardı. Yezid’in halifeliğine karşı çıkan Hüseyin, akraba ve adamlarıyla birlikte Kufe’ye gitmek için Medine’den hareket etti. Yezid, Kufe ve Basra Valisi Ubeydullah’ı, Hüseyin’le onu izleyenleri cezalandırmakla görevlendirdi. Ubeydullah da, Irak’a doğru ilerleyen Hüseyin’le beraberindekilerin üzerine Rey valisi atadığı Ömer bin Sadı gönderdi.
Güçlerin denk olmadığını kestiren Hüseyin, beraberindekilere Medine’ye dönmeyi önerdi. Fakat onu izleyenler kararlıydılar. Dönmektense ölmeyi seçtiklerini, bildirdiler. Gene de ayrılanlar oldu ve Hüseyin yanında kalanlarla yola devam etti. Fırat kıyısında, Ninova yöresindeki Kerbela’ya ulaştılar.
Hüseyin ve beraberindekiler, burada Ömer bin Sadin 4000 kişilik ordusuyla karşılaştılar. Hz. Âli’nin oğlu Hüseyin, Ömer bin Sada Kufe’lilerin çağırışı üzerine geldiğini açıkladı. Ancak Kufe’liler istemezse geri dönecekti. Ömer, Hüseyin’in açıklamasını Ubeydullah’a bildirdi. Ondan akıl danıştı.
Yezidin yakın adamı Ubeydullah kararlıydı. Ömer’e, Hüseyin ve beraberindekilerin susuz kalmaları için ne yapmak gerekiyorsa yapılmasını buyurdu. Böylelikle, Hüseyin’in kayıtsız şartsız teslim olmasını sağlamak amacındaydı. Ubeydullah’ın buyruğu, Ömer bin Sad’a 9 Muharrem günü ulaşmıştı.
Ertesi gün, 10 Muharrem 780 tarihinde, Hüseyin konakladıkları çadırların arasına çukurlar kazdırdı. Beraberindekileri savaş düzenine soktu. Kadınlar ve çocuklarla helalleşti. Sonra atına binip Ömer bin Sadin saflarına doğru ilerledi. İyi niyetli, içtenlikle dolu konuşması hiçbir etki yapmadı. Ömer bin Sad, Übeydullah’tan korkuyordu. Böylece, teke tek çarpışma başladı. Teke tek çarpışmada Ömer’in adamları çok kayıp verdiler. Durumu gören Ömer Bin Sad toplu saldırı emrini verdi. Sayıca azlık olan Hüseyin tarafı yiğitçe dayandıysa da, çok geçmeden birkaç kişi kaldı. En sonunda 33 mızrak ve 34 kılıç yarası alan Hüseyin de şehit düşmüştü. Hüseyin’in tarafında 72, Ömer’in ordusundan 88 kişi ölmüştü.

Ömer bin Sad’ın adamları çadırlara saldırdılar. Yağmaya giriştiler. Kadınları tutsak aldılar. Olay büyük tepkiler yarattı. Asıl kışkırtıcı Yezid, bu olaydan sonra muhaliflerine karşı çok sert davrandı. Medine’yi üç gün yağma ettirdi. Mekke’yi kuşattı ve mancınıkla taş yağdırdı. Bütün bunlardan dolayı İslam tarihinde çok kötü bir ün kazanmış oldu. O tarihten beri, Şiiler 10 Muharrem günü Hüseyin’in yasını tutar, zamanla silinmeyen acılarını açığa vururlar. [ii]

Görüldüğü gibi, daha ilk yıllarda bile halifelik İslam tarihine yüzyıllarca unutulmayan acılar getirmiştir. İlk dört halifeden sonra “Halifelik”, ilkin Emeviler’e, onlardan da Abbasiler’e geçmiştir. Bu arada, Mısır’daki Fatımi sultanları da “Halife” unvanını kullanmışlardır. Bunun yanı sıra, aynı zamanda birbirine paralel olarak Bağdat’ta, Mısır’da ve İspanya’da üç ayrı halifenin bulunduğu dönemler de olmuştur.

 

DÖRT HALİFE’DEN SONRAKİ HALİFELER:

Emeviler Dönemi (Yönetim Yeri: Şam)

Muaviye I (661-680)

Yezid I (680-683)

Abd ul-Melik (685-705)

Velid I (705-715)

Ömer II (717-720)

Hisham (724-743)

Velid II (743-744)

Mervan II (745-750)

Abbasiler Dönem (Yönetim Yeri: Bağdad)

el-Saffah (750-754)

el-Mansur (754-775)

el-Mehdi(775-785)

Harun Reşit (785-809)

el-Emin (809-813)

el-Ma’mun (813-833)

el-Mu’tasim (833-847)

el-Mu’tawakkil (847-861)

el-Mu’tamid (870-892)

el-Mu’tadid (892-902)

el-Muktedir (908-932)

el-Kehir (932-934)

el-Mutakki (940-944)

el-Mustakfi (944-946)

el-Muti’ (946-974)

el-Kadir (991-1031)

el-Hakim (1009-1020)

el-Mustasım (1242-1258)

Memlükler Dönemi (Yeri Yeri: Kahire)

Aybek(1258-)

Kutuz(-)

Baybars(-)

Kalavun Mütevekki Alallah (- 1517)

10. Osmanlı Padişahı Yavuz Sultan Selim 1517’de Mısır’ı fethedince, Mısır’dan dönerken Abbasi Halifesi el Mütevekkil Alallah’ı da beraberinde getirmiş, Mütevekkil daha sonra halifeliği kendisine devretmiştir. Bu devir için Ayasofya Camii’nde el Mütevekkil’in de katıldığı bir törenle  kutsal emanetler ve halifelik Osmanlı Padişahı 1. Selim’e devredilmiştir. Mısır Seferi sonucunda kutsal topraklar Osmanlı hâkimiyetine girmişti. 6 Temmuz 1517′de Kutsal Emanetler denilen ve aralarında  Peygamber‘in hırkası, dişi, sancağı ve kılıcı da bulunan eşyaları, Hicaz‘dan Yavuz Sultan Selim’e gönderilmiştir. Böylece 29 Ağustos 1516′da hilafet Abbasi soyundan Osmanlı soyuna geçmiştir.

Yavuz Sultan Selim ve ondan sonra gelen bütün padişahlar “Halife” unvanını da almışlar, Cumhuriyete kadar devam eden hilafet makamında, aşağıda bir kısmına yer verdiğimiz gibi, bazıları deli, olmak üzere, birbirinden ilginç padişah halifeler olmuştur.

Kişinin kardeşini, çocuklarını öldürmesi her dinde büyük günahlardan sayılır. Bakınız, bütün dünyadaki Müslümanların ve de Osmanlının Birinci Halifesi Yavuz Sultan Selim, nice vezirleri, on binlerce Alevi’yi katletmesi bir yana, daha önce ölen kardeşleri Şehinşah, Alemşah, ve Mahmut’un oğulları olan Mehmet, Musa, Emin, Orhan’ı boğdurttu. Sonra büyük ağabeyi Korkut’un saltanat isteği olup olmadığını kontrol etti. Bu isteğin varlığını hissettiği an, onu da katlettirdi (1512), Şehzade Ahmet’i de boğdurdu.

İslam’ın Halifesi Yavuz Selim, taht için kardeşini, oğlunu, babasını ve ailedeki tüm erkek çocukları katlettirdi. Ehli Beytin Kerbela’da katledilmeleri dışında, öteki halifelerin çocuklarını, kardeşlerini güya hilafet makamının güvenliği için katlettiklerini bilmiyoruz. Ancak sonuç olarak şunu söyleye biriz ki, Mustafa Kemal Atatürk’ün halifeliği kaldırmasındaki isabeti, bu halife örnekleri ile daha iyi anlıyoruz.

Yavuz Sultan Selim’den Vahidettin’e kadar Osmanlı’da 28 halife padişah olmuş ve en son padişah olmadığı halde TBMM Hükümetince Osmanlı sülalesinden Abdülmecit 18 Kasım 1922′de halife seçmiş, “Halife” unvanını taşımıştır. [iii]

Abdulmecit’ten önceki son Halife Padişah Vahdettin İngilizlerle işbirliği yapması üzerine saltanatla hilâfet ayrılmıştır. Son padişah Vahdettin de 17 XI 1922’de bir İngiliz gemisine binerek kaçmıştır.

Halifeliğin kaldırılması devletin laikleştirilmesi yolunda yapılmış siyasî bir devrimdir.

Osmanlılar Dönemi (Yönetim Yeri: İstanbul)

Yavuz Sultan Selim (1517-1574)

Ibrahim I. (1640-1648)

Mehmed IV. (1648-1687)

Süleyman II. (1687-1691)

Ahmed II. (1691-1695)

Mustafa II. (1695-1703)

Ahmed III. (1703-1730)

Mahmud I. (1730-1754)

Osman III. (1754-1757)

Mustafa III. (1757-1774)

Abdülhamid I. (1774-1789)

Selim III. (1789-1807)

Mustafa IV. (1807-1808)

Mahmud II. (1808-1839)

Abdülmecid I. (1839-1861)

Abdülaziz I. (1861-1876)

Murat V. (1876)

Abdülhamid II. (1876-1909)

Mehmed V. Resad (1909-1918)

Mehmed VI. Vahdettin (1918-1922, 17 Kasım 1922’de yurtdışına kaçtı).

Halife Abdulmecid’le 1924 de hilafet  kaldırıldı. TBMM tarafından halife seçildi;

Hilafet’in kaldırılmasıyla yurt dışına gönderildi; 23 Ağustos 1944’te Paris, Fransa‘da sürgünde öldü.

Son Halife Abdülmecit, TC ine meydan okurcasına yazdığı yazılarda imzasını Halife i Müslimin ve Hadüm ül Haremeyn sözlerine ekleme ile Abdülaziz han  olarak atmaya başladı.

İslam âlemi içinde hazırladığı beyannamenin altına İstanbul yerine Dar ül Hilafe yazmak için ısrar edip Cuma selamlığına Fatih’in kıyafeti ve başında sarıkla çıkmak istedi. Yeniden törenler düzenlemeye, demeçler vermeye, bazı İslam ülkelerinin kendisine bağlılık bildirmeleri üstüne, Dünyası’nın siyasi bir önderi gibi davranmaya başlamıştı. Laik devlette ileride sorun çıkaracağı Abdülmecit’in davranışlarından belli olan bu gereksiz dinsel makamın mutlak kaldırılması gerekiyordu.

HALİFE YERYÜZÜNDE ALLHIN GÖLGESİ Mİ İDİ.

Yeryüzündeki bütün Müslümanların Halifesi olan Osmanlı Hükümdarları “zıllullâhi fi’l-âlem”dirler… Allah’ın yeryüzündeki gölgesi, halifesi, nâibi, vekilidirler” diye anılırmış. Topluma, insanlara kendilerini böyle tanıtan Osmanlı Halifeleri, tebaasını-halkını da “kul” olarak görüyorlarmış. Dinsel tabiri ile “Allah’a şirk koşmaktan” pek farkı olmayan bu tanrısal gücü acaba Tanrıdan mı alıyorlardı?

Halifeliğin bütün Müslümanlar arasında birleştirici bir unsur olması gerekirken, ayırımcılık yaratmış, Kerbelâ olayında olduğu gibi acılara, felaketlere neden olmuş. Çoğu zaman birkaç yerde birden hilafet görülmüştü. Örneğin, Osmanlı’nın hilafetini bazı devletler tanımamış kendi halifeliklerini ilan etmişlerdir.

Yavuz Sultan Selim’in Mısır’ı işgali ile zorla getirdiği bu dinsel unvanı, Osmanlı toplumunda Cumhuriyete kadar, bazen çocuk, deli padişahların şahsında anılır olundu. Gerek Araplarda, gerek bizdeki bazı halifelerin öylesine anormal halleri vardı ki, asla Müslümanlıkla bağdaşmayan sapkın yaşantı içinde idiler.

Aşağıda bir müftünün yazdığı kaynaktan aldığımız acayip halifelere bir bakın, Müslümanların güya önderleri, halifeler dini makamı kullanarak neler yapıyorlarmış. Okuyun da, hilafeti, halifeliği kaldıran Atatürk ve Cumhuriyetimizin kurucu öteki büyüklerine bin rahmet okuyun.

HALİFE VELİD

Velid (705-715), Emevi Hükümdarı ve Halifesidir. Velid, tarihte örneği çok az görülmüş, sapık ve zalim insanlardan biridir. Hicrî 90 yılında Şam’da doğmuştur. Peygamber sülâlesinden Hz.Hasan, Hz.Hüseyin’i katleden, yarattıkları Kerbelâ olayı ile tüm İslâm Tarihine acıları, husumeti sokan sülâleden Yezit’in oğludur. Babası, Yezit Abdülmelik, anası meşhur zalim Haccac’ın kız kardeşi ve gene onun kadar zalim olan Irak Valisi Yusuf Sakafi’nin kızıdır.

Babası Yezit tarafından veliaht tayin edildiği için, Hizam öldüğünde yerine Hicri 125 senesinde kendisine biat edilmiştir.

Halife Velid öylesine görülmemiş sapık ruhlu bir adamdı ki bir vakit ezan okunurken, Halife Velid, cariyesi ile şarap içiyordu. Kalktı, cariyesi ile zina etti ve sonra da,“yemin olsun ki, bu gün namazı kimse kıldırmayacak, sen kıldıracaksın”, dedi. Bunun üzerine cariye, halifenin elbisesini giydi. Cünüp ve sarhoş, yalpalayarak gitti ve cemaate imam oldu. Oysa Halifenin bir görevi de, halka namaz kıldırmak, cemaate imam olmaktı. İslâm Tarihinde kaç kadın imam olup, namaz kıldırdı, hem de sarhoş ve cünüp?

Velit bir gün, harem dairesine geçer. Haremde yetişkin kızı, dadısı ile oturmaktadır. Velit hemen kızının üzerine çullanır ve zavallı öz kızına tecavüz eder. Durumu dehşetle seyreden dadı:

“Bre senin yaptığın Mecusiliktir. Zira kızları ile evlenmeği mubah gören onlardır”, deyince, ahlâksız Velid şu şiiri okur: (Kendisi aynı zamanda şairdi)

“İnsanların kınanmasından korkan, eleminden ölür,

“Buna aldırmayan cesurlardır ki, hayattan zevk alır,”

Velid, bir gün eline Kuran-ı Kerim’i alır ve rastgele bir sayfa açarak, “her sapık zalim helâk oldu” ayeti ile karşılaşır. Velid bu, kaderin yüzüne vurduğu bu şamar karşısında pek kızar. Aklınca Kuran’dan intikam almaya kalkışır: “Beni alay ve tehdit mi ediyorsun” diye, Kuran’ı karşıya koyarak nişan alır. Defalarca ok ata ata kitabı parça parça eder ve şu şiiri okur:

“Sen her sapık zalimi tehdit mi ediyorsun?

“Al, işte benim o, cebbar anid”.

Yarın mahşerde Rabbin huzuruna vardığında,

De ki: “Beni okla parçaladı Velîd”.

Velid, Horasan’a vali tayin ettiği Nasr bin Seyyar’a emir göndererek ne kadar güzel at ve doğan varsa toplanmasını, oyun ve çalgı aletleri, altın, gümüş ibrikler yaptırmasını, bütün bunları ve Horasan’ın ileri gelenlerini alıp, Şam’a gelmesini emretti. Anlaşılan, ulaşılmaz emeller, zevkler içinde yoğrulmuş saltanatında değişik ahlaksız fantezilerle sürdürmek istiyordu.

Velid’in sayısız zulüm ve ahlaksızlıkları kısa zamanda her tarafa nefretle yayıldı. Halk buna dayanamaz hale geldi. Sonunda, babasının diğer carilerinden kızları, yani kendi baba bir kız kardeşleri ile de resmen evlenmesi, halkın sabrını taşırdı. Bütün Emevi halkı bu sapık, İslâm’ın sözde Halifesi Velid’in hal’edimesinde birleşti. Halk topluca isyan etti. Sarayını kuşatan halk, şöyle bağırıyordu: “Ey İslâm’ın Halifesi!.. Sen şarap içtin, kızına tecavüz ettin, kız kardeşinle evlendin, bu suretle Allah’ın yasaklarını çiğnedin, onun emirlerini küçümseyip onlara ve Kuran’a hakaret ettin”!  Kin ve nefret dolu halk, sarayına girerek onu kılıç darbeleriyle parçaladılar; başını kestiler, parçaladıkları yüzünü, kesilen yerleri diktiler ve başını bir mızrağa geçirerek, yeni hükümdar Yezide gönderdiler. İşte İslam Tarihinin bir halifesiböyleidi.

(II. Velid veya Velid bin Yezid  on birinci Emeviler halifesidir. Amcası olan halife Hişam bin Abdülmelik‘in 743de ölmesi üzerine halife olmuştur. 743 ile 744 yıllarında iki ay yirmi gün süren çok kısa bir dönem halifelik yaptıktan sonra şimdi Ürdün’de bulunan bir kale etrafında yapılan bir savaşta ölmüştür. Yerine halife olarak kuzeni III. Yezid geçmiştir ve o da çok kısa bir dönem halifelik yapmıştır). [iv]

Başbakan RTE’ nin “zulüm ile abad olunmaz” dediği gibi, tarihte Halife Velid gibi zalimler zulümle abad olmaya çalışsalar da, sonunda helak olup gittiler. Sıra öteki zalimlerde, faşistlerde olsa gerektir.

“Mülk-ü Süleyman kendine yar olmadı

Mülk burada ya Süleyman nerede”

 

EN KİBİRLİ, VAKARLI HALİFE MUSTAS’IM Dİ

Moğolların tekme, tokat, ayakkabı darbeleri ile katledilen Halife Mustas’ım (1242-1258) öylesine kibirli ve gururlu idi ki, kendi zamanına kadar gelmiş geçmiş halife, melik ve benzeri sultanlarda böylesi görülmüş ve işitilmiş değildi. Bu hali, sonunda onu böyle onur kırıcı bir ölüme götürmüş ve aynı zamanda kendinden sonra gelecek sultan ve hükümdarlara da iyi bir öğüt ve ibret örneği vermiştir.

Bu kadar gücü, varlığı varken, ne askerinden, ne de malından zerrece imdat ve yardım görmedi. Sınır boylarında görev yapanlardan başka, yalnız Bağdat’da kapıkulu olarak yüz yirmi dört bin adamı vardı. Saraydaki hizmetçilerin çalışmalarını düzenlemekle görevli dört yüz hizmetli bunuyordu. Bunlardan hiç biri halifenin halvet köşküne giremezdi.

Köşkün girişindeki alanda kara bir taş konulmuş ve bir ufak kapıcıktan halifenin kolu diye, bir yapma giysi kolu sarkıtılmış idi. Halifenin elini öpmek için dört yandan gelen melik ve sultanlar, o atlas kolluğu ziyaret edip onu öperler, Karataş Hacer-ül Esved gibi” överler ve böylece ziyaret törenini tamamlarlardı. Büyüklük ve görkem törenlerine çok önem verirdi. Bir yere gideceği zaman iri bir ata biner, başındaki siyah amamesinin sırma işlenmiş ucunu peçe gibi sarkıtarak yüzünü örter, böylece yüzünün tam olarak görülmesine imkân bırakmazdı. Halife bir yere gideceği zaman, bütün halk sokağa dökülürdü; o kadar kalabalık olurdu ki, durup seyredecek yer bulunmazdı. Bu nedenle evlerin kapı, baca ve pencereleri kira ile tutulurdu. Hatta çok kez bu kira hesap edilmiş ve tutarının otuz bin altına eriştiği söylenmiştir.

Bu mağrur, kibirli Halife Mustas’ım, Abbasi Hanedanının otuz beşinci kuşağından ve otuz yedinci halifedir. Dokuz ataya kadar halifelik vazife ile anılır. İbni Alkami’nin öğüt vermesi ile 656 seferinin dördüncü Pazar günü (M.10.2,1258) Bağdat’tan çıkarak Hülagünün yanına gitmiştir. Abbasilerin halifelikte kaldığı süre 508 yıldır; (Halifelik makamı, Yavuz Selim’den Cumhuriyete kadar 405 yıl da Türk’lerde kaldı). Acaba halifenin, vekilliğini yaptığı Peygamber bu kadar şatafatlı ve halkı bu kadar hor görüyor muydu? [v]

 

HALİFE MUTA’SIMIN TEKME TOKATLA ÖLDÜRÜLMESİ

….Hülagün Han Cuma günü Bağdat kentine girdiği zaman halifeye,  “biz konuklarınız, bize layık ne varsa hazırla” dedi. Bunun üzerine Halife Muta’sım, hazinelerinin kapılarını açtı ve en nefis giysileri hesapsız paraları getirtti. Hülagü, “görünen mallar bizimdir, onları teslim etmekte senin birliğin yoktur, ancak gizlenmiş olanları açığa çıkart ve önüme getir”, dedi. Bunun üzerine halifenin bir işareti ile Darülhilafe Meydanını, içi altınlarla dolu bir havuz meydana çıktı. Söylendiğine göre Hülagû,  her ne kadar buluştuğu zaman halifeye iltifat gösterdiyse de, üç gün boyunca ona yemek vermediler. Dördüncü gün onu yanına çağırıp, “mihmandarlıkta ihmal etmişiz” diyerek peşkir, sofra ve yemek takımları getirtti ve önüne koydurdu. Halife bunun üzerine rengi soldu, içinden derin bir nefes çekti. Hülagû da, “ey gururlu halife, niçin huzursuz olursun, altın, mal toplamaktan kastın ne idi, askere dağıtıp niçin düşmanı defetmeye çalışmadın? Maldan maksat, bundan başkası değildir”,dedi. Ama Hülagû halifeyi öldürmek ya da öldürmemek konusunda tereddüt içinde idi. Müsahibi olan Müneccim Hüsameddin, onu halifeyi öldürmekten alıkoymakta idi. “Halifenin öldürülmesi, âlemin karışmasına yol açar”, dedi. Ama Hoca Nasır-ı Tusî, “halifenin yaşatılmamasına taraftardı” derler. Sonunda Musta’sım’ı bir direğe bağladılar. Yumruk ve tekme ile o kadar dövdüler ki, sonunda canı çıktı.

Halife Muta’sım’ın onursuz ölümünü başka bir tarih kitabı şöyle anlatmakta: “Sarığı boynuna dolandı, bir çuvala sokuldu, çuvalın ağzı bağlandı. Bu vaziyette bir süvari kıtasının güzergâhına atıldı. Atların ayakları altında son nefesini verdi. Arkasındaki Peygamber hırkası denilen hırka ve asa yakıldı. Bağdat 40 gün yağmalandı. Ahalinin eli silah tutanların hepsi katledildi; çocuklar, kadınlar esir edildi. Böylece 508 yıl devam eden Abbasi hanedanı tarihe gömüldü”.

İslam Halifesinin bu şekilde onursuzca öldürülmesi, tüm Müslüman ülke ve topluluklarda dehşet ve üzüntü yarattı. Şiraz’lı Şeyh Muhiddin Sa’dî’nin Halife Muta’sım hakkında yazdığı ağıtın başlangıç beyti şöyle idi:

“Eğer gökten yere kanlı gözyaşları dökülmüşse,

“Emîrül-Müminin Mustas’ım’ın devletinin çöküşüdür”.  [vi] 

 

HALİFE ÖMER BİN ABDÜLAZİZ KENDİSİNİ ZEHİRLEYENİ AFFETTİ (720)

Emevi ailesinden gelen halifelerdendir. Adalete büyük önem vermesinden dolayı ikinci Ömer adı verilmiştir. Aslen anne tarafından Hz. Ömer’in torunu olmaktadır. Bütün Müslümanlar tarafından çok sevilen Halife Ömer Bin Abdülaziz hicretin 101. Yılında zehirlenerek 9 Şubat 720 senesinde vefat etti. Zehirleme olayını gerçekleştiren hizmetçi tespit edilmiş ama o hizmetçiyi bu iş için aldığı parayı devlet hazinesine aktarttırarak affetmişti. [vii]

ARAPLARIN HALİFESİ BÖYLEYDİ DE, OSMANLININ HALİFELERİ NASILDI?

Birbirinden çeşit aşağıdaki halifeler de bizimdi ve böyleydiler. Halifelik gerekli mi, değil mi? Halifelik şimdilerde de olsa neler olacağını düşünebiliyor musunuz?  Onu da siz vicdanınızda yorumlayın, Laik Cumhuriyeti kuranlara bir kez daha rahmet okuyun. M.Kemal Atatürk önderliğinde Laik TC ine ön hazırlık olarak halifeliğe neşter vurularak, tarih sahnesinden ebediyen silinmiştir. Şimdi de bizim acayip halifelere bir göz atalım.

 

III.     MURAT DÖNEMİ (1574–1595- 50 yıl yaşadı)

İkinci Selim’in Yahudi Raşel’den doğan oğlu üçüncü Murat’ın 130 cariyeden 112 çocuğu oldu. Üçüncü Murat’ın tahta çıkışı kutlanırken saraydan baba ile altı çocuğunun tabutları çıkarılıyordu. Tabutların içinde Sarı selim ile Üçüncü Murat’ın boğdurduğu altı oğlunun cesetleri vardı.

Safiye Sultan diye sonradan isim verilen Venedik’li Bafo Sultan Üçüncü Murat şehzade iken onun gözdesi idi. Bafo çok körpe kız iken Adriyatik’de bir deniz yolculuğunda Osmanlı korsanlarının eline düşmüş, yüzlerce cariyeden biri idi. Padişah 3. Murat’ın koynuna kız girip dul çıkan yüzlerce cariyeden 130 gebe kadından 112 çocuk oldu. Bunların içinden sadece beş kadının adı ön plana çıktı: Polonya’lı Mona (Mihriban), Macar Ninuşka (Nazperver), Rus kızı Olga (Şahhûban), Romanya’lı Meri (Fahriye) ve Safiye Sultan (Venedik’li Bafo); bu kadınların çocuklarına sahip olundu. Yüzün üstündeki diğer çocuklar, analarıyla birlikte öldürülüp denize atıldı.

….«Üçüncü Murat öylesine azmıştı ki, mahalle aralarından kız ve evli kadınlar zorla, parayla toplanıyor, kocalarının sızlanmalarına bakmayarak, karşı koyanlar öldürülüyor evli kadınlar zorla alınıp padişahın koynuna sokuluyordu.

Sultan Murat’ın kadınlara düşkünlüğü o kadar fazla idi ki, hareminde yatağına aldığı hasekilerin sayısı bazen kırka yaklaşır, bazen kırkı aşardı. Annesi Nur Banu Sultan, güzel cariyeleri seçer, getirip oğluna sunardı. Son günlerde padişahın erkekliği zayıfladı erkekliğini gösteremedi. İktidarsız hale düşmesini bir kadının hile ve büyüsünden ileri geldiği kanısına varıldı. Durum Valide sultana duyurulunca Haseki Sultan’ın yakını olan kimi cariyeler, işkence edilmek üzere hadımlara verildiler. Bazı nikâhlı kadınlar getirildi. Sonunda her şey anlaşıldı, büyü bozuldu. Ondan sonra cariye ve odalıklar o kadar arttı ki, iki yüz altınlık cariye, üçer dörder bin altına satılır oldu.

Sayısız ırk ve soydan koparılarak Osmanlı Sarayına doldurulan oğlan, kız, kadın ve erkek sayısının belgelerde çoğu zaman yirmi bini aştığı belirtilir. Bu kalabalık en yarayıcı gıda ile beslenir, en görkemli giysiler içinde yaşarlardı. İçkinin her çeşidi bulunan bu saraylarda raks, müzik yanında seks de yaygındı. Oysa Anadolu Türk’ü ise, kâh kıtlıktan, kâh yoksulluktan ve de eşkıya elinde inim inim inliyor; zorla vergi alınıyor, cephelerden cephelere koşup can veriyordu, üstelik devlet kapısında “gubat Türk” diye aşağılanıyor, dışlanıyorlardı.

Avrupa’da ise Matbaa icat edilmiş, Rönesans ve dinde reformun itici gücü ile Batı aydınlanmanın temelini atıyordu. Asitane’den (İstanbul) dan binlerce km uzaklıkta cephelerden bozgunlu, feryatlı imdat beklenedursun, Başkent İstanbul’da Bizans entrikalarını aratmayacak olaylar, kirli, çirkin işler oluyordu. “Yeryüzünde Allah’ın gölgesi” diye vasıflandırılan Osmanlı Halifesi, padişahı, devlet, İslâm adına neler yapıyordu.

Bir gün gizli eller Valide Sultan Nurbanu çıngıraklı yılan zehiri ile zehirlendi; her tarafı şişmiş olarak öldü. Arkasından, Sultan Murat’ın aşırı cinsel faaliyeti yüzünden mesane hastalığından 50 yaşında öldü. Sultan Murat’ın beş Hıristiyan cariyeden 25 evladı olmuştu. Bu arada 10 cariyenin III. Murat’tan gebe olduğu öğrenilince, Safiye Sultan bu gebe cariyeleri boğdurup denize attı.

III.     Murat, “Muradî” mahlası ile şiirler yazar ve divanı vardı. [viii]

 

l. MUSTAFA DÖNEMİ (1617–1618 -47 yıl yaşadı)

III. Mehmet’in Handan Sultan diye anılan İspanyol Violetta’dan doğan oğlu birinci Mustafa, padişah olarak tahta çıktığında oldukça ruh sağlığı bozuk, deli bir padişahtı.

Yunanlı Helen’in oğlu Birinci Ahmet (Sultan Ahmet’in) ölümü ile 26 yaşındaki kardeşi Mustafa’yı padişah yaptılar. İspanyol asıllı Vioetta (Handan Sultan’ın oğlu olan Birinci Mustafa oldukça deli bir padişahtı. Atla kayığa binmeğe kalkar, atla türbeleri ziyarete gider, tam deli bir padişahtı. Öyle ki kayıkla Boğaz içine gezmeğe çıkarıldığında: Neye ki ulufe (bahşiş) atmazsınız balık kullarıma? Biz ki padişahız, balık kullarımızı da sevindirmek muradımızdır !.. Tiz birkaç torba altın serpesiz, deniz kullarıma”… Sarayın boş odalarında dolaşırken, Öldürülen ll. Osman’ın (Genç Osman) ruhunu çağırır, “ey Osman gel de beni şu padişahlıktan kurtar, diye bağırırdı. Böylece Yeniçerilere de padişah olunca, üç milyon duka altın hazineden bahşiş verildi, saçıldı.

Bu deli padişah ancak üç ay 10 gün kalabildi, Osmanlı tahtında. Yine demir kapılar arkasına hapsettiler. (Avrupa Rönesans ve matbaa ile hızla aydınlanıp ilerlerken, Osmanlı böyle yönetiliyordu). [ix]

 

DELİ I. MUSTAFA’NIN İKİNCİ PADİŞAHLIĞI -47 yıl yaşadı)

Genç Osman’ın öldürülmesi ile Violetta (Handan Sultan)’ın deli oğlu Birinci Mustafa ikinci kez olarak padişah oldu.  Arnavut Davut Paşa Handan Sultan’ın damadı idi. Bunu içine sindiremeyen Anastasia (Mehpeyker Kösem Sultan) Davut Paşa’nın ortadan kaldırılması için sipahilere el altından büyük paralar dağıttı. Hayli karışık olaylardan sonra Yeniçeriler Davut Paşa’yı boğdular. Bir yılını doldurmadan, Mustafa’yı devirdiler, sarayın demir kapılı bir mahzenine hapsettiler.

I.Mustafa (Deli Mustafa), tahta iki kere çıkan ender padişahlardan biri idi. İlk padişahlığı 96 gün sürmüştü. 4 sene sonra katledilen 2.Osman’ın yerine tahta çıkarıldığında deliliği iyice ilerlemişti. Bir buçuk yıl padişahlık yaptı. 4.Murat’ın Bağdat Zaferi şenlikleri sırasında korktuğu başına geldi, boynunu cellâda teslim etti.

İkinci kez tahta çıkış töreninde, gürültüden korkup yerinden kaçmasın diye, üzerine büyük gelen kaftanın eteklerine iki cariyenin oturduğu söylenir. [x]

 

l-İBRAHİM DÖNEMİ (1640–1648–34 yıl yaşadı, öldürüldü)

IV.      Murat aniden ölünce, geride tek kalan İbrahim padişah oldu. İbrahim öteki kardeşlerinin ölümünü gördüğü için ve de ölüm sırası kendisine geleceğinin korkusu içinde, sarayda demir kapılı bir kafeste yıllarca stres içinde kaldığından aklı biraz bozuktu. Kardeşi IV. Murat’ın öldüğünü ve padişah olduğunu bildirmeye gelenlere inanmadı, ölüm sırasının kendisine geldiğini sanarak gelenleri kabul etmedi.

Böylece 18. Osmanlı Padişahı olarak 25 yaşında tahta çıktı. İbrahim’in anası Anastasia, 14 yaşında bir Rus kızı olan Nadya’yı İbrahim’in koynuna soktu. Hemen gebe kaldı, adını da Hatice Turhan Sultan koydular. 15 yaşında Mehmet adında bir oğlan doğurdu. {İlerde anası Rus olan 4.Mehmet (Avcı Mehmet) 6 yaşındayken padişah olacaktı}. Nadya (Hatice Turhan Sultan) bir de kız doğurdu, adını Beyhan Sultan koydular.

Valide Sultan Anastasia (Mahpeyker Sultan) saraya satılmış bir Sırp dilberi Katrini İbrahim’in koynuna soktu. Ondan da bir oğlan olunca adını Süleyman koydular. Ona (Katrin’e) da Saliha Dilaşup Sultan dediler.

Kösem Valide Sultan (Mahpeyker) Anastasia bu kez Polonyalı Eva’yı İbrahim’e sundu. Ondan bir oğlan olunca adını Ahmet koydular.  Eva’nın adına da Hatice Muazzez Sultan dediler.

İbrahim’in ruh sağlığı bozuktu, hekimler aramaya başladılar tedavisi için. O da abisi Murat gibi katliamlara başladı.

H1054. M 26–8–1644 de bir ay için gittiği Edirne’nin odunlarını beğenmediği için, İstanbul’dan odun getirtti. İki buçuk yaşındaki kızını Silâhtar

Paşa’ya nişanlayarak, Atmeydanındaki İbrahim Paşa sarayını buna tahsis ediyordu. Hastalıklı hali ile nice paşaları idam ettirdi. Hastalıklı hali için birtakım cinci hocalardan medet umuyor, padişah artık tamamen harem kadınlarının tesir ve nüfusu altına girmişti. Haremdeki birçok cariyeden başka, mevcut yedi hasekiye senelik gelirleri yüz binlerce kuruşluk hâsılat tahsis ediyordu. Bu korkunç israf karşısında askerin ödeneği ödenemeyince, idari ve askeri mansıplar açıkça en fazla rüşvet verene veriliyordu.

Davutpaşa da bir üfürükçü hocaya okunmaya gittiği gün, karşısına bir arabacının çıktığını gördü, İbrahim’i çileden çıkardı. Çünkü İstanbul’da araba ile dolaşmayı yasaklamıştı. Hemen sadrazam Salih Paşa’yı çağırttı. Üfürükçünün bahçesinde boğdurdu. Başkent’te araba ile dolaşırken sokakta 140’ kg lık bir Ermeni kadınına âşık oldu. Adı Maryam olan bu kadına “Şekerpare” dendi. Kadın kendini ağır satarak telli duvaklı gelin olmayı istedi. Bu kadına da Müslüman adı “Humaşah Sultan”, halk da “Telli Haseki” dedi.

“Haracı az getiriyor” diye bir Macar Çingenesi olan kara cahil Kemankeş Kara Mustafa Paşa’yı öldürttü. Ardından Yusuf Paşa’yı; eti kemiği bin parçaya doğranarak Yeniçeriler tarafından: ”Her derde devadır” diye satılan ve bu yüzden “Hezarpare” diye anılan Ahmet Paşa’yı öldürttü. Ölümünde 3000 kese nakdi ve 7000 filorisine el konuldu. Kalleşlik ve yalancılıkla da tanınırdı.

Sultan İbrahim’in kadın tutkusu yanında bir de samur amber tutkusu peyda oldu. Köşe bucak samur amber toplandı, ülkeden Sultan İbrahim son gözdesi 140kğ lık Ermeni kızı Maryam’a akıl almaz hediyeler bağışladı. Artık gözdelerine, hiç savaşıp toprak kazanmadığı halde, bir mirasyedi haramzade evlat gibi, gözdelerine toraklar bağışlıyordu. Niğbolu ve dolaylarını başka bir gözdesine bağışlıyordu. İslam’ın Halifesi Padişah İbrahim Sadrazam Mehmet Paşa’ya şu mektubu yazdı:

Bre karpuz g…tlü pezevenk!

Ecdadım (Medine) ye bunca cevahir ve bunca paha biçilmez değerde mal göndermişlerdir. Tiz, âdemler gönderip anda mevcut emval ve cevahir’i getürtesün. Ve illâ gecüktürdüğünde, senin derini soyup içine saman dolduracağımı bilesin”.

Kadın samur amber tutkusu devam eden padişah İbrahim günde 30–40 kadınla yatıyordu. Sarayında 500 ü aşkın cariyesi vardı (Halife Musta’sım sarayında 400 cariyesi vardı) Padişahın erkekliği nerde ise bitmiş,  iktidarsız hale gelmişti. Padişah devlet büyüklerine bağırıp çağırıyor: “Bre kodoşlar! Niye ki deva aramasız derdime? Erkekliğim yok olmuştur!  Koynuma kız giren kız çıkmaktadır! Aşüfteler büyü yapmış olalar bana. Tiz Frenk hekimlerini bulun. Derin hocalar peyda edin derdime deva bulmazsaz, bilesiz topunuzun kıçına kezzap akıtırım!”. İlerleyen Avrupa’dan ülkeye daha iki yüz yıl önce buluna matbaa gelmemişti. Rönesans, keşif ve buluşlarla Avrupa akıl almaz hızla ilerliyorken, koskoca Osmanlı böyle yönetiliyordu. Arapların Halifesi öyleyse, bizim halife de böyleydi…

İbrahim’in erkekliği gelsin diye, türlü çeşitli cinci hocalara okutuluyordu.

Deli İbrahim 32 yaşında 8 yıldır padişah olan devletin ileri gelenlerinin genel görüşü ile 1648 yılında tahttan indirilip 6 yaşındaki oğlu Mehmet’i padişah ettiler. Altı yaşında bir İslam Halifesi, düşünün… [xi]

 

İKİNCİ SÜLEYMAN DÖNEMİ (1687–1691- 50 yıl yaşadı)

Avcı Mehmet padişah olunca kendisi gibi küçük yedi yaşında olan kardeşi Süleyman sarayda bir odaya hapsedilmişti. Bu hapislik Avcı’nın saltanatı boyunca sürdü. Süleyman yedi yaşında kapatıldığı odadan çıktığında 46 yaşında idi. Süleyman öldürülmekten korkmuş, ölümünü her gün bekleyen bir ruh çöküntüsü içinde, eğitimsiz bir kimse idi.

Osman oğullarını sarayı doldurana yabancı soylu padişah anaları, padişah karıları, öteki devşirme harem ağaları yönetiyordu.

İbrahim’in oğlu ikinci Süleyman, zindanda yıllarca kapalı hareketsiz kaldığı için şiştikçe şişti; çok oburdu. Erkeklik gücünü de yitirmişti. Yedi karısı olduğu halde hiç çocuğu olmadı. İkinci Süleyman tahta çıktığında 46 yaşında idi; üç buçuk yıl yaşadı ve oburluktan öldü.

İkinci Süleyman padişah olunca bahşiş olarak Yeniçerilere para dağıtılamadı. İsyan ettiler. Yeniçeriler Abaza-Çerkez devşirmesi Siyavuş Paşa’yı parçalayarak öldürdüler; nesi varsa yağmaladılar. Karılarını, kızlarını, cariyelerini, birer ikişer götürdüler. Bahşiş verilmedi diye, zengin halkı soymaya öldürmeye başladılar. Ülkenin kargaşaya sürüklendiği sıralarda oburluktan ölen Süleyman’ın yerine kardeşi II. Ahmet padişah oldu. [xii]

 

ll. MUSTAFA DÖNEMİ (1695–1703 -41 yıl yaşadı)

“İkbali” ve “Meftuni” mahlası ile şiirler yazan İkinci Mustafa, babası, Hatice Turhan Sultan adiyle anılan Rus kızı Nadya’nın oğlu Dördüncü Mehmet’ ti. Anası, Emetullah Gülnuş adı takılmış olan Rum soylu Evemia idi. 31 yaşında padişah olan ikinci Mustafa Dördüncü Mehmet’in büyük oğluydu. Öteki padişahlar gibi, sarayın dışındaki dünyadan, çağın tüm bilim ve kültüründen tekniğinden ikinci Mustafa da yoksundu.

İkinci Mustafa pek de bilgili olmayan hocası Feyzullah Efendi’yi şeyhülislâm yaptı. Culuş bahşişi verilmediğinden Yeniçeriler Bulgar devşirme Dimetokeli Sürmeli Ali Paşa’yı katlettiler. Sonra bir Sırp devşirmesi Daltaban Mustafa’yı sadrazam yaptılar. Bu cahil Daltaban Mustafa Bağdat Beylerbeyi idi. Bağdat’ı zulüm ve hırsızlığı ile yıldırmış; deve yükleri ile taşınan büyük bir hazine yapmış. Bu hazineden 100 torba altınla 20 torba mücevheri padişah ikinci Mustafa’ya;  30 torba altınla 10 torba mücevheri de kendini sadrazamlığa atanmasını sağlayan Şeyhülislâm Feyzullah Efendiye verdi. Ama gün oldu harman oldu Sadrazamla Şeyhülislâmın arası açıldı. Şeyhülislâmın kışkırtması ile Sadrazam Daltaban Mustafa Paşanın başı kesildi, yerine Arnavut Rami Paşa Sadrazam oldu 1703.

Yeniçeriler ayaklanarak İkinci Mustafa’yı indirip tahta İbrahim oğlu Ahmet’i geçirdiler. Sadrazamla Şeyhülislâmı yakalayıp burunlarını, kulaklarını kestiler. Bir beygire ters bindirip Edirne sokaklarında gezdirdiler. Görüldüğü gibi Osmanlı saltanatındaki birbirinden ilginç olaylarla, adeta bir korku filmi veya kırk haramilerin maceraları gibi yaşanıyordu. [xiii]

Bütün İslam dünyasının, Osmanlının Halifesi böylesine bir yaşantı içinde idi.

Orta Çağın karanlığından kurtulan Avrupa’da ise, daha Osmanlı’da yasak olan matbaa icat edileli 250 yıl olmuş; dinde reformun ve Rönesans’ın aydınlatıcı ve itici gücü ile Avrupa bilim, keşif ve icatlarda hızla ilerliyor, sanayileşmenin temelini atıyordu.

Ya şimdilerdeki iktidar güdümlü laiklik düşmanı, padişahlık, halifelik özentilerine ne dersiniz? Ülke nasıl bir düşünceye doğru sürükleniyor. Bir ülkede dincilik yarışı başladı mı, o ülke Hizbullahlaşır, Talibanlaşır, çağdaş dünyadan dışlanır. AB diyerek içine girmeye çalıştığımız Avrupa’nın hangi ülkesinde böylesine dinsel bir yarış, dinsel bir sömürü vardır. Bir ülkede dinsel yarış başladı mı, o ülke artık iflah olmaz.

 

DİPNOTLAR


[i] Prof. Dr. İ. Agâh Çubukçu Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, Sayı 17, Cilt: VI, Mart 1990

[iii]  Büyük Larousse 10. cilt, 1986: 4963.

[iv] Tarih Boyunca Meşhur Zalimler ve Akıbetleri Özdemir Basımevi Nail Papatya müftü Sf:87–90 1969

[v] 1 Peçevi Tarihi Cilt: II. Sf. 438–441- 484

2-Tarih. Devlet Matbaası İstanbul 1931 Cilt:2 Sf:154

[vi] 1- Peçevi Tarihi Cilt: II. Sf. 438–441- 484

[vii] http://www.dunyabulteni.net/?aType=haber&ArticleID=196484

[viii] 1-Padişah Anaları Ali Kemal Meram Sf: 261)

2-Peçevi Tarihi Cilt: II Sf: 2–3

[ix] Padişah Anaları Ali Kemal Meram Sf: 347–386

[x]  1-Padişah Anaları Ali Kemal Meram Sf:365

2-Vahideddin’in Dedeleri de normal değildi. Mehmet Y.Yılmaz Milliyet 23–7–05 Sf: 5

[xi]  1- Padişah Anaları Ali Kemal Meram Sf: 387–400

2-Sultan İbrahim’in Hatları Top. Arş. E. No: 7012)

3-İslâm Ansiklop. Cil:5 Sf: 884–885

[xii] Padişah Anaları Ali Kemal Meram Sf: 433–437

[xiii] Padişah Anaları Ali Kemal Meram Sf: 433–437)

6 yorumlar

  1. Sosyalizmin ‘tasfiyesi’ ile, önünün açılacağı varsayılan Kapitalizm, insanlık tarihine ‘müdahale’ adına,’tarihi’ ideolojik önvarsayımlarına ihanet etmenin bedelini, bizzat sistem olarak varkalmanın anlamsızlaşan gerekliliğinde, kendi sonulluğunu yaşamayı hızlandırıyor!Tarihte Osmanlı’nın ‘Halifeliğe’ başvurma gereğini!içine girdiği ‘gerileme’ döneminin ‘ihtiyaçların’ üzerine,din’i ‘Saltanat aracına hizmet anlamında bir kurumlaşma olarak ‘benimsemesi gibi, Türkiye, ‘geçmişle-geleceğin ‘arafında’ kapitalize bir dünyanın,ihtiyaç karşılığı olarak,hayatı,din yoluyla ‘üretme biçimni’ ‘sentezlemesi olarak anlaşılmadan,yani, ideolojik ihtiyaç zamanlaması olarak algılamadan,bir şey açıklanmış olmuyor!Bizzat,din’in varlık sebebi noktasına,insanlığın gelme ihtiyacının,dünyeviliği kadar somut gernçekliği,dine ‘iman’ yakıştırması ile görmezdten gelmek zorunda değiliz!

  2. Osmanlhı hanedanının bir tanesinin bile H)acca gitme gereğini duymadığı halde, ‘Halifelik’ ihtiyacına sarılan ‘dünyevi ihktiyacı kadar,ahlaken tercih edilen çökkünlük benzeri bir güncel ‘alçalma ile tercih edilen,dincileşme, bizzat hayatın gerçeklerine yabancılaşmanın,şeytani yolla giderilmesi ve esasen din’in bu vicdansız dünyayı ‘ sahte vicdanla’ tarif etmede buluşan, soysuzlayşma boylutuna paralelize bir ideolojik kesişmedir,dünyanın bir çok bölgesinde de benzer kerametleri keşfedilerek, tarihin bu en kadim sahtekarlığına dönüş,Nietzche’nin ‘ÜTanrı öldü’ duyurusunun arndına ekledi ‘üstün insan’la karşılamak değil,tarihi nesnelliğin,hakkını veren gelecek tasavvurundan kopmamaktır!PYüzyıllarca insanlık tarihinin yürüyüş çizgisi ‘ileri’ dışında bir dönüşümden yana olmama ile insanlaşmasını kovalayamayşa devam edecektir.dışında bir doğrultulama

  3. İslam dairesi …
    Allah’a hamdü senalar olsun. Allah’ın selamı bereketi üzerinize olsun. Allah’ın sevgili Kulları. Binalarda kapı ve pencere alt ve üstlerinde kemerler vardır, BİNAYI AYAKDA TUTAN. Allah’ın muhteşem yaratığı insanın korunması için, Peygamberleri vasıtası ile göndermiş olduğu din de ’aynı, bina gibidir. İnsanların rahmet, maneviyat ve adalete hazırlanıp manen ve madden korunduğu din’in beli ve omurgası, ‘maneviyat’ ile manevi binanın kemeri de tasavvuf ve tarikat’dır. Osmanlı devleti zamanın da ‘tasavvufa müzük eğlence, şüpheli ve haramın girmesi ile bu kemerler aslı görevinden uzaklaşıp, hak dan batıla şeytanslı hale dönüp, köprüler tahrip edilerek ‘din’in içi boşaltıldığı oranda kurum ve kuruluşlar boşalıp’ bina/devlet yıkılmış. YIKILAN BİNANIN ENKAZI ALTINDA İSE DÜNYA’DAKİ MASUM ve MAĞDUR İNSANLAR KALMIŞ. Bundan dolayı, İnsanların manen ve madden korunduğu din’in içli dışlı dört ana esasını; kemer ve köprüler ile muafaza edip, islam dairesini tahrip edenlere karşı mücadele ederek, İnsanları uyarmak şartdır.
    Kemer,
    din’i müzük, dişi ve oğlan olarak üç usul ile yaklaşan insi ve cinni şeytandan, direkleri ‘haram ve şüpheliden korunmak’ olan, kulluk köprüsünün bedeni abdesin, ‘zırh gibi vucuda sinmesi’ ile korunarak, insanların uyarılaması için açıklamak. ve
    Köprüler,
    meshepin itikatda iki amalde dört İmamın güçkaynağı Ehl’i Beyt imamları ile bedeni ‘islam’ın edep ve terbiyesi’ direkleri namaz olan, Ümmet köprüsünden Peygamberimizin (s.a.v) izine düşüp, islam’ın dairesini tahrip edenlere karşı, muafaza mücadele etmek.
    Yani,
    insi ve cinni şeytanların dürtüsü ve telkinlerini meleğin ilhamı sanıp aldanıp, aldatarak açılılan tahribat yollarından müslümanları bataklıklara çökertenlerin üzerinden; İnsanları kemer ve köprüler ile Peygamberimiz (s.a.v) izine düşüren tarikatın hak aydınlık tarafının;
    -din’in içli dışlı dört ana esasını; bidatler, Aklın öne Vahy’in geri alınması ile felsefe, siyaset, menfat, esas alınıp; din’in güncel olaylara göre yorumlanması dünyaya uydurulması ile tahrib edilerek, İnsanların müsübete hazırlanıp şeytan ve yardımcılarının izine düşüren karanlık tarafına karşı;
    maneviyat ve adalet alanında, manevi, fikri, ve fiziki mücadelesi ile kurumlaşmış ‘islam dairesi’ tarikat; Allah’ın İzni, Rahmeti ve Sevdiklerinin yardımı ile İnsanların manen ve madden korunduğu BİNA, KEMERİ ve KÖPRÜLERİ-DİR.Hacı Bayazıt

  4. Alemdeki olaylar din ahlak maneviyat dairesinde gelişir.
    Devletler maneviyat ehlinin feraseti, halkı Allah’ın hesabına yatkın hazırlamsı ile kurulur. Yıkılıması’da, din adamlarının maneviyat’dan uzaklaşıp, din’de tahribat yolu açarak halkı şeytanın hesabına yatkın hazırlamsı ile olur.
    Bayezid-i Bistami hazretleri, kalbimin köşesinde bekleyeni melek sanıyordum meğer şeytanmış; der, otuz senelik ibadetini iade eder., ama aleme ışık tutacak böylesi bilgiler gizlendiği için; Müslüman, şeyhin efendinin abinin karanlık tahribat yolundan gelip kalbinin köşesine yerleşmiş şeytanı, cibril olmuş nefsi sanıyor…
    Edirne’de Selimiye Camisi yapılırken, işçinin biri devamlı taşı birakacağı temele bırakmadan geri götürürmüş. Bunu gören Mimar Sinan sebebini sorar. İşçi sabah boy abdesi alacak su bulamadım onun için gönlüm razı değil boy abdessiz, bu Mabedin temeline bir taş koymaya der. Mimar Sinan hemen işi paydos edip önce hamam yaptırır…
    -Devlet böylesi itikat ve amele sahip Mimar İşçiler ve Cemat üzerinde maneviyat ve adalet burcuna yükseliyor…
    Bu olaya mütakip/muhalifeten., İcazet alacak Şeyh adayları Edirne’de başka bir Caminin odasına akşam girip beklermiş. Bir müddet sonra bir kız cin gelir; eğer icazat alacak aday gece cin kıza namaz kılmayı öğretir ise sabah birlikde çıkar, ‘Haya Perdesini Bırakıp’ icazati alırmış. Böylece, ulu Mabedler içinde cinler, insi/taşıyıcıları ile cirit atmaya başlayıp,
    ‘devleti, maneviyat ve adalet burcundan aşağı doğru’
    din’in dört ana esasından ikisini hafife alan, tefsirci/mealci kız tarafı ile boşaltıp, diğer ikisini’de gayleye almayan, gelenekci/bidatci oğlan tarafı ile yıkılmaya müstehak hale hazırlamışlar.
    Saidi Nursi yiğit adam, vefatından üç sene önce, Ben siyaset yolu ile devlete hizmet etmek istemiştim, diyor. “din’in siyasete aleti, kız cin ile birlikdeliği ima ediyor”, pişmanlığını dile getiriyor… yani, Süleyman aleyhissellam gibi, şeytan haber taşımaya mecbur edilir, diye fetva vermiş; ŞEYTANI PERDELEMEK İÇİNDE, evliyanın ruhaniyeti sineğin kanadı ile gelir demiş; ‘şahsi manevisi’ ismi ile-de yol açmış. BÖYLECE sinek kılığında gelen şeytan NUR/şakirtlerini TELKİNE ALIŞTIRIP, sonra kulak ve kafasına girip ağrı ile bağımlı ediyor… Kur’an’da, Neml Süresi. 39 ve 40 belirtilen, Süleyman (a.s)’ın Belkisin tahtı ile ilgili, ‘Cinlerden bir ifrit, “Sen yerinden kalkmadan ben onu sana getiririm ve şüphesiz ben, buna güç yetirecek güvenilir biriyim” dedi. 40. Kitaptan ilmi olan kimse ise, “Gözünü açıp kapamadan, ben onu sana getiririm” dedi. İlim sahibi zatın, Süleyman (a.s)’ın veziri Asäf bin Bahriyä, yahut da Hızır olduğu riväyet edilmektedir. Vezir, ifriti koğup, kendi ilmi ile tahtı getirir. Cinlerin, Süleyman (a.s)’ın hizmetinde çalışdığı anlatılan kıssada; ise, cinlerin gaibin ilminden habersiz olduğunu; haber ve söz taşımasına inanılmamasını ikaz eder. Aksi durum, Kur’an’a muhalifet’dir.
    Din adamları manevi yolda ilerlerken İbrahimi karekteri ile karşilaşınca; şeytan iki erkek, folklorik sofiler ve kur’an’a musallat olmuş faize fetva verip, Allah’a şavaş açan Süleymancılar olarak görünüp, ‘döndermek için’ telkin eder…
    -Onlar iki kişi, sende bu kız çocuğu ‘ilmi siyaset’ ile ol güçlen der…
    -Böylece her dönen birisi ile İnsanlar müsübete müstehak hale hazırlanıp,
    -bölge ve bölgesel oluşumlar zafiyetler ile ‘onların bilmeyeceği şekilde yanıltılıp’,
    -terörün fiziki hale dönüşmesin’de, İnsanlar, ‘sebeplerin manevi/arzi boyutunu hazırlayanlar ile içli dışlı olup’,
    -bilmeden müsübete açık hale geliyor/getiriliyor.

    Din’i ve tarihi mirasın beşiği bölgenin BİRLİĞİ ve huzuru için, ‘bölgeyi bölmek isteyenlerin deşifre ve berteraf edilip’, İnsanların uyarılması gayreti ile, Allah’ın selamı üzerinize olsun. Haci Bayazit

  5. Allah’ın selamı bereketi rahmeti Onun dini üzere Habibi izinde olanlara olsun
    Dinler arası diyalogu önceki ve son din islamın ‘ikinci ana esası Peygamberini perdeleyen’ deccalizimin misyonudur; 60’lı yıllarda din’in siyasallaşması Türkiyede kurumlaşmaya başlayınca; daha önceden Saidi Nursi’nin göndermiş olduğu mektup ile Vatikan’ın kalbine kadar sızan şeytanın telkinleri ile, Vatikan dinler arası diyalogu siztem haline dönüştürüyor… yani islam bir binadır; bu binanın bir tarafı din adamları sebebi ile çökerse, diğer taraf çöken tarafın üzerine deccalizmin değişik kanalları ile gayri ihtiyarı kayıp gelir… dinler arası/deccalizim misyonu ile Büyük Ortadoğu Projesi, fikri fiziki hale dönüştürülüyor, hertürlü bölücü din’i ve ırkı terör örgütleride, beynelminel fitne Büyük Ortadoğu Projesinin As ve Eş Başkanlarının elinde maşa görevi yapıyor; bir diğer ifade ile son din islamı tahrip eden din adamları diğerlerinin önününde sürücü, insi şeytan görevini üstleniyor… dünyadaki herşey ‘din ahlak manaeviyat dairesinde’ gelişiyor; yani islam dairesini tahrip ederek islamı siyaset ve menfate alet edenlerin
    “üzerindeki ateş”,
    mercimek notut büyüklüğünde toplumun kaderine sirayet eden insanların sağına soluna önüne arkasına düşüyor, hedefdeki insanların gözleri görmüyor ama Kalpleri mıknantız gibi etrafına düşen siyah ateşden müsübeti siyasi ve menfati hesabına göre algılıyor, farkında olmadan’da deccalizim misyonuna uygun yapılanıyor.
    -eğer insanlar gözünü ve kalbini günahdan korur, önünde’de günahkar bir lideri, efendisi olmaz ise, sağına soluna düşen mercimek nohut büyüklüğündeki siyaha yakın kalbin algıladığı müsübetleri görür, karşı kalbi teyakkuz ‘kalbin maneviyat ve adalete dönmesi’ ve ‘en azından imanın en zayıfı Buğz hali’ ile korunur…
    değilse bir diğer ifade ile,
    herkimki Allah’ın din’ini tahrip eder, tahrip edene yardım eder, sesziz kalır ise; Allah’da o toplumu onların görmediği bilmediği yerden ateşine yaklaştırır,
    kuralı gerçekleşiyiyor.
    Ehli Vicdan Sahipleri, Fransada imam Hümeyni’ye İranlılar gelir, efendim Şahın zülmü “her ne kadar AKP’nin zülmü kadar olmasada” dayanılmaz hale geldi ne yapaılım’der, İmam sabah namazı seher vakti kalkıp dua edin’der. Müslümanların duası ve mücadelesi ile Allah(cc) Ulusalcı, Vatanperver ve Milli güçleri Bu İlimleri alacak şekilde hazırlayıp, Avrasya Direniş Cephesini güçlendirip, islamı tahrip ederek binanın bir tarafını çökertenleri bertaraf ederek, ‘vadi gereği’ dünyayı maneviyat ve adalet burcuna hazırlayacak, inşallah. Hacı Bayazıt

  6. Din’i din ile açıklamak, onu üreten dünya koşulları yerine, ‘üretileni’ esas alan,yani soyut’u, soyut temelden somutu ‘açıklamamaya’ araç kılmak, din’in softalık metodudur..Bunun tam tersi: din’inhukuk’un,ahlakın üst yapı kurumu olma özelliğini, o soyut ihtiyaçları üreten üretim,nezaret,payllaşım ilişkilerinin bütünüdür.Din’in sapkın metodoloji aracılığıyla dünyevi saltanatlara ideoloji işlevi görmesi,içinde yaşadığımız Taürkiye koşullarında,bütün iiğrençlik emareleriyle yaşanmıyor mu? Bu hazin tezgahin malzemesi de keza,’gerçeği Araştırma’ adına,somut durumdan,soyut’a,kader!alın yazısı vb.ilahi çözümsüzlüklere yükleme de bu dinin bezgirgan silahı olma biçiminde işletilme metodudur..Kocaman ‘(Eğtimin’( ve de ‘Öğretimin’ yalnızca bu metodu ‘kullanma’ ve hangi nhinlikle hizmet eder ters biçimdeki işleyişi öğrenme,bütün dünyayı saracak bir uguk açıcılıktır.’Yangınlara bakan göz,neden ağlamaz?’

Yanıt verin

Your email address will not be published. Required fields are marked *

*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>